Sunumlar - Ergen Günleri 22

Ergen Günleri


p
22.
''Ergenlerde Psikoterapi Yaklaşımları''
22. Ergen Günleri


p
''Ergenlerde Psikoterapi Yaklaşımları''
İçeriğe git

Sunumlar

P1 / Bir Ailenin Çığlığı : Suisid
Nihal Yurteri Çetin1, Çiğdem Yektaş1, Enes Sarıgedik1
1: Düzce Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları
yurterinihal@gmail.com
15 yaş 4 aylık erkek olgu, ilk olarak 17.07.17 tarihinde el bileğine kesi atarak suisid girişimi sonucu acil servis konsültasyonu ile değerlendirmiştir. Olgu ile yapılan görüşmede bilinç açık, koopere, oryante, duygudurum ve duygulanım depresif saptanmıştır. Sağ ve sol kolda yüzeyel kesi izleri olan olgunun annenin amcası tarafından cinsel tacize maruz kaldığı ve bunu babasına açıklaması sonrasında suisid girişiminde bulunduğu öğrenilmiştir. Poliklinik takibine alınan, ancak 20.07.17 tarihinde yeniden bileğe kesi şeklinde suisid ile acil servise başvuran olgunun yataklı servis sevk ve yatışı sonrası poliklinik kontrollerine devam edilmiştir. 01.10.17 tarihinde 2 yaş büyük kız kardeşi ile cep telefonu nedeniyle kavga sonrasında 15 adet sertralin 50 mg tb içerek intihar girişiminde bulunan olgunun, ablasının da kutuda geri kalan tabletleri içerek intihar etmeye çalıştığı öğrenilmiştir.   11.10.17 tarihinde ilaç içme ile tekrar acil servise başvuran olgu yurda gitmek istediğini, evde kalmak istemediğini bu yüzden intihar girişiminde bulunduğunu ifade etmiştir. 18.10.17 tarihinde olgunun annesinin suisidal girişimde bulunduğu öğrenilmiştir.19. 10.17 tarihinde olgunun ablası suisid girişimi ile hastanemiz acil servise başvurmuştur. 20.10.17 tarihinde olgu, kesici aletle parmağını delme şeklinde kendine zarar verme ile acile başvurmuştur. 21.10.17 de hastanede suisid nedeni ile yatan ablasını ziyarete gelirken yolda anksiyete, sinirlilik ve sonrasında bayılma nedeniyle 112 tarafından getirilen olgunun çocuk ergen psikiyatri yataklı servisine sevki yapılmıştır.
Olgunun ablası 17 yaş kız olgu, 01.10.17 tarihinde suisid sonrası acilde yatışı olan olgunun değerlendirilmesinde bilinç açık koopere, oryante, duygudurumu ötimik, duygulanımı anksiyöz irritabl, düşünce içeriğinde pişmanlık düşünceleri saptanmıştır. 18.10.17 de annenin suisid girişimi sonrası 19.10.17 tarihinde acil serviste suisid ile değerlendirilen olgunun acil yatışı sonrasında yapılan değerlendirmede annesinin ilaç içerek intihar girişimde bulunmasından sonra ilaç içtiğini ifade etmiştir.
Psikodinamik açıdan; Suisid girişimleri; sorunları çözme becerisi az gelişmiş olan gençlerin yardım arayışı olarak değerlendirilebileceği gibi , sekonder kazançlar davranışın devam etmesine neden oluyor olabilir.
Anahtar sözcükler: Suisid, kendine zarar verme, depresyon
P2 / Otizm Spektrum Bozukluğu’nda Beslenme Davranışı, Ebeveyn Besleme Tarzı Ve Antropometrik Ölçümler
Arzu Çalışkan Demir1, Özlem Özel Özcan2, M. Ayşe Selimoğlu3
1: Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk ve Ergen Psikiyatri Polikliniği
2: İnönü Üniversitesi, Çocuk ve Ergen Psikiyatri AD
3: İnönü Üniveristesi Pediatri AD, Pediatrik Gastroenteroloji
arz-36@hotmail.com, drozozlem@yahoo.com
Amaç: Otizm Spektrum Bozukluğu’nda (OSB) beslenme sorunlarının, gastrointestinal semptomların, obezite ve büyüme-gelişme sorunlarının yüksek bir orana sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bu çalışmadaki amaç OSB tanısı almış çocuklarda ne gibi beslenme sorunlarıyla karşılaşıldığını incelemek, GİS semptomlarını sorgulamak, bu çocukların yeme davranışını ve ebeveynlerinin besleme tarzını değerlendirmek, antropometrik ölçümlerle benzer yaş gruplarının karşılaştırmasını yapmaktır.
Yöntem: Bu araştırma, Ocak 2015 ile Ocak 2016 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Çocuk ve Ergen Psikiyatri polikliniğine başvuran DSM-5 tanı ölçütlerine göre OSB tanısı almış hastalar ile yaş, cinsiyet açısından eşleştirilmiş sağlıklı kontrol grubu ile yapılmıştır. 104 OSB tanısı almış hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Sosyodemografik Veri Formu, Gelişim Değerlendirme Formu, Çocuklarda Beslenme Davranışı Anketi, Ebeveyn Besleme Tarzı Anketi uygulanmış olup çocukların ağırlıkları ve boyları aynı kişi tarafından ölçülmüştür. Beden Kitle İndeksi Z-skoru, Ağırlık Z-skoru ve Boy Z-skoru hesaplanmıştır.
Sonuç: Araştırma grubundaki çocukların bebekliklerinde daha fazla seçen, zor beslenen ve ek gıdaya geçerken daha fazla güçlük yaşayan bebekler olduğu, bebekliklerinde kabızlık, ishal, kusma, karın ağrısı, şu anda devam eden kabızlık ve kusma şikâyetlerinin kontrol grubuna göre belirgin yüksek olduğu saptanmıştır. Yine bu gruptaki çocukların kontrol grubuna oranla daha kısıtlı çeşitte diyetle beslendiği saptanmıştır. Araştırma grubundaki çocukların BMI-Z skoru anlamlı oranda yüksek, Boy-Z skoru anlamlı oranda düşük saptanmıştır. Araştırma grubundaki çocukların beslenmelerinde gıda heveslisi, emosyonel aşırı yeme, gıdadan keyif alma, içme tutkusu, emosyonel az yeme ve yemek seçiciliği davranışlarını daha fazla gösterdiği saptanmıştır. Araştırma grubundaki çocukların ebeveynlerinin emosyonel besleme, yardımcı besleme ve toleranslı kontrollü besleme tarzını daha fazla gösterdikleri saptanmıştır.
Tartışma: OSB’de erken yaşta gelişen beslenme problemlerinin birçok bozukluğa yol açmasının yanında, ebeveynleriyle de sağlıklı beslenme ilişkisinin geliştirememesi ve buna bağlı yedirme problemlerinin ortaya çıkmasında rol oynadığından bu hasta grubunda beslenme bozukluklarının erkenden tanınması ve tedavi edilmesi OSB’li hasta ve ailesinin yaşam kalitelerini önemli ölçüde arttırabilir.
Anahtar sözcükler: Otizm, beslenme, antropometrik, ölçüm
P3 / Aripiprazol’e Bağlı Alopesi: Bir Olgu Sunumu
Arzu Çalışkan Demir1, Özlem Özel Özcan2
1: Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Polikliniği
2: İnönü Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri AD.
arz-36@hotmail.com, drozozlem@yahoo.com
Alopesi günde 100 taneden daha fazla saç telinin dökülmesi olarak tanımlanır. İlaca bağlı alopesi genellikle ilaca başlanılan ilk 3 ay içinde ortaya çıkan non skatristyel diffüz saç kaybı ile kendini gösteren, tedavinin kesilmesinden sonra ortadan kalkan reversibl bir yan etkidir. Günümüzde bu yan etkiden en çok sorumlu tutulan ajanlar antineoplastikler, antitiroid ilaçlar ve antiepileptiklerdir. Psikotrop ajanların da alopesiye sebep olabileceği düşünülmektedir. Ancak antipsikotiklerden aripiprazolün indüklediği alopesi ile ilgili literatürde sınırlı sayıda olgu sunumu vardır. Bu olguda aripiprazole bağlı saç dökülmesi gelişen 11 yaşında bir kız olgu tartışılacaktır. 11 yaşındaki kız hasta hırçınlık sebebiyle başvurdu. Daha önce bu sebeple başvurdukları dış merkezde risperidon 0.50 mg/ gün başlandığı faydasının olmadığı, iştahının artması üzerine ilacı ailenin bıraktığı öğrenildi. Yapılan psikiyatrik muayenesinde Orta Düzeyde Mental Retardasyon+İrritabilite düşünülen hastaya Aripiprazol 2,5 mg/gün başlanarak 1 hafta sonra kontrole çağırıldı. Kontrolde değerlendirilen hastanın tedavi başlandıktan 3 gün sonra başlayan belirgin saç dökülmesi olduğu, daha önce benzer şikâyetlerinin hiç olmadığı, bu süreçte dermatolojiye ve pediatriye başvurdukları, muayenesinin yapıldığı ve kan tablosunun değerlendirildiği ancak bir problem olmadığından tarafımıza yeniden yönlendirildiği öğrenildi. Hastada ilaca bağlı alopesi düşünülerek tedavi kesildi. 1 hafta sonraki kontrolünde saç dökülmesinin azaldığı öğrenildi, 1 ay sonra tamamen geçtiği öğrenildi. Düşük doz haloperidol başlanan hastanın şikâyetlerinde kısmen gerileme olmakla beraber takip ve tedavisi devam etmektedir.   Klinisyenlerin sık karşılaşmadığı benzer yan etkilerin daha iyi bilinmesi ve yönetilmesi için uzunlamasına çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.
Anahtar sözcükler: Aripiprazol, alopesi, irritabilite
P4 / Beckwith-Wiedemann Sendromu ve Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan bir çocuğun metilfenidat ile başarılı bir şekilde tedavisi: olgu sunumu
Hatice Altun1, Asiye Arıcı1
1: Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı AD
drhaticealtun@gmail.com, asiyearici@hotmail.com
Giriş: Beckwith-Wiedemann sendromu (BWS) sık görülen ve etiyolojisi en iyi açıklanabilmiş aşırı büyüme sendromlarındandır. Hastaların yaklaşık %80’i sporadik kromozomal anomaliler, geriye kalan az bir kısmı ise aileseldir. Kromozomal anomalilerin çoğu 11P15.5 bölgesi içinde bulunan İnsüline benzer büyüme faktör II (IGF-2) geni kaynaklıdır ve bu genin organomegaliden sorumlu olabileceği düşünülmektedir. Klinikte; yüzde nevüs flamnöz, makroglossi, kulak kepçesinin arkasında  pitler, karakteristik kulak  anomalileri, hemihipertrofi, makrozomi, organomegali, karsinoid tümör, nöroblastom gibi embriyonel tümörler, neonatal hipoglisemi, kardiyomegali gibi kardiyak malformasyonlar, karın duvar defektleri, böbrek anomalileri, hatta patognomik olarak adrenokortikal sitomegali görülebilir. BWS’unda çoğunlukla normal psikomotor gelişim ve merkezi sinir sistemi gelişimi görülür. Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) sıklıkla başka nörolojik ve tıbbı rahatsızlıklarla komorbidite göstermektedir. Ancak literatür taramamızda BWS ile DEHB’nin komorbiditesi ve BWS’nin DEHB için bir risk faktörü olabileceği ile ilgili çalışmaya rastlayamadık. Burada DEHB tanısı olan ve tedavisinde başarılı bir şekilde metilfenidat kullanımı olan BWS’li bir çocuk hasta sunuldu.
Olgu: Doğduğundan beri BWS nedeniyle dış merkezde takip edilen 9 yaşında 4.sınıf öğrencisi erkek hasta ailesi tarafından hareketlilik, sınıfta yerinde duramama, öğretmenini dinlememe, dikkat dağınıklığı, okuma yazma öğrenememe, öğrendiklerini çabuk unutma, söz dinlememe, dilinin dışarıdan büyük görünmesi nedeniyle utanma ve konuşmak istememe, çabuk sinirlenme şikayetiyle polikliniğimize başvurdu. Özgeçmişinde, hepatomegali, makroglossi, hiperinsülinizm mevcuttu. Soygeçmişinde bir hastalık öyküsü yoktu. Hastanın psikiyatrik muayenesi ve anne-baba formları, öğretmen formları, Atilla Turgay DEHB formu sonucuna göre DEHB tanısı saptandı. Hastanın medikal tedavi öncesi karaciğer, böbrek ve tiroid fonksiyon testleri, hematojik parametreleri, folik asit, vitamin B12 içeren laboratuvar bulguları ve WISC-R zeka testi sonucu normaldi. Kardiyolojik muayenesi de normal olan hastaya metilfenidat 5 mg/gün başlandı. Hastanın takip muayenelerinde şikayetlerinde değişiklik olmaması nedeniyle metilfenidat dozu tedrici olarak artırılarak 20 mg/gün şeklinde artırıldı. Metilfenidat 20 mg/gün ile hastanın şikayetlerinde belirgin düzelme olduğu, okulda ve evde hareketliliğinin azaldığı, ödevlerinin başında oturabildiği, öğretmenini dinleyebildiği, sınıfta konuşmasının azaldığı, okumasının hızlandığı, ev ödevlerini daha kısa sürede yaptığı, inatlaşmasının azaldığı ifade edilen hastanın mevcut ilaç tedavisine devam edilmektedir.
Tartışma: Hastamızda BWS ve DEHB birlikteliğinin muhtemelen sporadik olduğu düşünülmüştür. Hastanın DEHB tedavisi için başlanan metilfenidat ile şikayetlerinde belirgin düzelme olduğu, BWS’nin kliniğinde herhangi bir kötüleşmeye neden olmadığı ve ilacın hasta tarafından iyi tolere edildiği, BWS ve DEHB birlikteliğinde metilfenidat’ın kullanılabileceği düşünülmüştür.
Anahtar sözcükler: Genetik, sendrom, DEHB, metilfenidat
P5 / Kompleks Travma Sonrası Stres Bozukluğu Tanılı Hastanın Gündüz Kliniği Takip Süreci Ve Tedavi Yaklaşımları
Hatice Ünver1, Hasan Hatip2, Nursu Çakın Memik3, Ayşen Coşkun3
1: Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim Araştırma Hastanesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD
2: Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD
3: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD
drhaticeunver@gmail.com, drhatiphasan@gmail.com, nursucakinmemik@gmail.com, dr.aysencoskun@gmail.com
Kompleks travma sonrası stres bozukluğu emniyet ve güven hissinin kaybolmasına yol açan kronik ve tekrarlayıcı travmalara maruz kalma ile karakterize kendilik algısını bozan ve kişilik gelişimini olumsuz etkileyen bir süreç sonrası tanılanmaktadır. Bu tanıyı alan olgularda duygu ve dürtü düzenleme bozukluğu, dikkat sorunları, kişilerarası ilişkilerde güçlükler ve somatizasyon belirtileri görülebilmektedir. Bu olgu sunumunda kurum bakımına alındıktan sonra çocuk ve ergen ruh sağlığı polikliniğine başvuran ve yaklaşık dört yıl gündüz kliniğinde takip edilen bir kız hastanın takip süreci ve tedavi yaklaşımları ele alınmıştır. Hasta maruz kaldığı cinsel istismar sonrası kurum bakımına alınmış olup, bakımverenlerinin sık değiştiği ve ihmal edildiği öğrenilmiştir. Gündüz kliniği takip sürecinde ayrıntılı değerlendirilen hastaya var olan kendine zarar verme davranışları, cinsel içerikli davranışlar, öfke kontrol sorunları ve kişilerarası ilişki sorunlarına yönelik bilişsel ve davranışçı terapi, oyun terapisi, ‘şimdi ve burada’nın göz önüne alındığı ortam terapisi ve uğraşı terapisi  uygulanmaya çalışılmıştır. Hastanın annesi ve kurum görevlileriyle de düzenli görüşmeler yapılmıştır. Hastanın travmaları ve bağlanma süreci çalışılmıştır. Gündüz kliniği hekimleri ve öğretmenleri de kendi aralarında düzenli görüşmeler yapmış olup; hastanın ayrıntılı ele alınması ve belirtilerinin sıkı takip edilmesi sağlanmış; takip sürecinde karşılaşılan sorunlar ve zorluklar da ele alınmıştır.
Anahtar kelimeler: Travma, stres, istismar, takip
P6 / Kafa Travmasına Bağlı Frontal Lop Sendromu: Bir Olgu Sunumu
Dr. Süleyman Çakıroğlu1, Dr. Yağmur Gündüz2
1: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı
2: Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi
suleyman5586@gmail.com, yagmurgunduzmd@gmail.com
Özet
Frontal lobda yer alan prefrontal korteks öğrenme, bellek, bilgilerin analizi, dikkat, problem çözme, kişilik ve davranışların düzenlenmesi gibi fonksiyonlardan sorumludur. Frontal lop hasarlarında bu fonksiyonlar etkilenen alanlara göre bozulma göstermektedir. Frontal lobu diğer sub-kortikal yapılara bağlayan dorsolaterel, orbitofrontal, ventromedial döngüler etkilendiklerinde kendilerine özgü problemlere yol açmaktadır. Dorsolateral prefrontal devredeki hasar yürütücü işlev bozukluğu, orbitofrontal devredeki hasar dizinhibisyon ve dürtüsellik, anterior singulat devredeki hasar ise abuli (apati ve amotivasyon) ile sonuçlanır. Nöropsikolojik testler prefrontal korteks hasarlanmalarının değerlendirilmesinde lezyonun etkilediği alanları ve yayılmasını belirlenmesi açısından önemli bir yere sahiptir. Bu olgu sunumu geçirdiği trafik kazası sonrasında sabırsızlık, dikkatsizlik, aşırı öfkelenme, daha hareketli olma, dürtüsellik, riskli davranışlara karşı daha korkusuz olma, küfürlü konuşma, kavga başlatma, unutkanlık, uyku sorunları ve konuşurken sesini ayarlamama şeklinde tanımlanan davranış ve kişilik değişikliği şikâyetleri ile kliniğimize başvuran bir ergen hakkındadır. Frontal Lop Sendromu tanısı konulan bu ergenin klinik semptomları, değerlendirilme aşamaları ve tedavi sürecinin tartışılması amaçlanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Nöropsikiyatri, frontal lop, beyin hasarı
P7 / Agresyon Şikayeti İle Polikliniğe Getirilen Çocuk Ve Ergenlerde Ruhsal Bozuklukların Geriye Dönük Olarak Değerlendirilmesi
Fethiye Kılıçaslan1, Elif Güngördü1, Sümeyra Güngören1, Hamza Ayaydın1
1: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı, Şanlıurfa
fethiyeklcaslan@gmail.com, elif.gungordu@hotmail.com, s.zencirli@hotmail.com, drhamzaayaydin@yahoo.com
Amaç: Agresyon (saldırganlık) diğer bir canlıya onun kendisine uygulanmasından kaçınacağı, zarar verebilecek ya da yaralayabilecek herhangi bir davranışı sergileme olarak tanımlanmaktadır. Agresif davranışların psikiyatrik bozukluk tanısı bulunmayan bireylerde de görülebildiği ancak psikiyatrik bozukluk tanısı konulan çocuk ve ergenlerde görülme sıklığının daha yüksek olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada agresyon şikayeti ile polikliniğimize getirilen çocuk ve ergenlerdeki psikiyatrik tanıların retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: 27.04.2017-27.10.2017 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatri kliniğine başvuran toplam 4115 hastanın dosyası geriye dönük olarak incelenerek, agresyon şikayeti ile getirilen hastaların dosyaları (N: 113) psikiyatrik bozukluk açısından değerlendirilmiştir.
Sonuç: Başvuranların 29’u (% 25,66) kadın, 84’ü (% 74,34) erkektir. Yaş ortalaması 9,56 yıldır. En büyük yaş 17, en küçük yaş 4 idir. 25’i (% 22,12) ilkokul, 29’u (% 25,66) ortaokul ve 6’sı (% 5,31)  liseye gitmektedir. Herhangi bir nedenden dolayı okula devam etmeyen 34 (% 30,09) kişi, okul öncesi dönemde olan 6 (% 5,31) kişi ve özel eğitime giden 13 (% 11,50) kişi vardır. DSM-5 tanı ölçütlerine göre tanı alan hastaların 65’inde (% 57,52) Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), 24’ünde (% 21,24) Davranım Bozukluğu (DB), 23’ünde (% 20,35) Zihinsel Engellilik(ZE), 17’sinde (% 15,04) Karşıt Olma Karşıt Gelme Bozukluğu (KOKGB), 12’sinde (% 10,62) Majör Depresyon (MD), 5’inde (% 4,42) Anksiyete Bozukluğu, 4’ünde (% 3,54) Tik Bozukluğu, 4’ünde (% 3,54) Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), 3’ünde (% 2,65) Obsesif Kompulsif Bozukluk(OKB), 2’sinde (% 1,77) Dissosiyatif Bozukluk(DB), 3’ünde (% 2,65) Uyum Bozukluğu saptanmıştır.
Tartışma: Çocuk ve ergenlerin %10-25’inde görülen agresif davranışlar, sıklıkla KOKGB, DB ve DEHB’ye eşlik eden, ancak bu tanılara özgü olmayan bir belirtidir. Agresyon ayrıca ZE, OSB, duygudurum bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu ve psikoz ile de yüksek oranda birliktelik göstermektedir. Çalışmamız literatürle uyumlu olarak agresyonun erkeklerde daha sık görüldüğünü ve DEHB, DB, KOKGB tanıları ile birlikteliğinin sık olduğunu göstermiştir. Agresyon bir çok psikiyatrik bozukluk tanısı ile beraber görülebildiğinden dolayı ayırıcı tanı ve etkin tedavi için ayrıntılı değerlendirmenin yapılması büyük önem taşımaktadır.
Anahtar sözcükler: Agresyon, çocuk, ergen, saldırganlık
P8 / Bir Olgu Özelinde Travmatik Seksualizasyon
Süleyman Çakıroğlu1, Alper Alnak1, Yağmur Gündüz2
1: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı
2: Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim Ve Araştırma Hastanesi
suleyman5586@gmail.com, alperalnak@gmail.com, yagmurgunduzmd@gmail.com
Özet
Çocukluk çağı cinsel istismarı ortaya çıkardığı ağır sonuçlar sebebiyle hem bunu yaşayan bireyleri hem de bu konu ile çalışan uzmanları oldukça zorlayan bir durumdur. Çocukluk çağı cinsel istismarının aile içinde yaşanması birçok nedenle gizli kalmakta ve yıllarca devam edebilmektedir. Çocukluk çağı cinsel istismarında yakınlık derecesi arttıkça yaşanan psikopatoloji daha karmaşık hale gelmekte ve travmanın daha derin izler bıraktığı bilinmektedir. Finkelhor’un ortaya koyduğu modele göre çocukluk çağı cinsel istismarı, travmatik cinsellik, ihanete uğramışlık hissi, damgalanma ve güçsüzlük olarak tanımlanan ruhsal dinamikleri ortaya çıkarmaktadır. Travmatik cinsellik, çocuğun cinsel gelişiminde belirgin bozulmalarla kendisi göstermektedir. Yüksek riskli cinsel eylemler, erken başlangıçlı cinsel yaşam, devamlı ve sık cinsel oyun, yaşıyla uyumsuz cinsel aktivite, kontrolsüz mastürbasyon, cinsellik ile ilgili konulara uygunsuz ilgi gösterme gibi durumlar travmatik cinselliğin yansımaları olabilmektedir. Bu olgu sunumunda çocukluk döneminde yaşadığı aile içi cinsel istismarının uzun dönem sonuçları arasında sayılabilecek erken yaşlarda başlayan mastürbasyon, cinselliğe olan uygunsuz merak davranışı sergileyen bir olguda travmatik cinsellik tartışılmıştır.
Anahtar sözcükler: Travma, çocuk, cinsel istismar, çocuk psikiyatrisi
P9 / Suça Sürüklenen Çocukların Sosyodemografik Özellikleri, Algılanan Aile İşlevselliğinin Ve Ebeveyn Tutumlarının Suça Sürüklenme Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi
Ozan Öğüt1, Şahika Gülen Şişmanlar1, Ayşen Coşkun1, Duygu Karagöz1
1: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ABD
ozanogut_15@hotmail.com, sismanlar71@yahoo.com, draysencoskun@gmail.com, duygu.karagoz1@gmail.com
Giriş ve Amaç: En küçük toplumsal birim olan aile; suça sürüklenme konusunda en önemli çevresel etkenlerden biri olarak gösterilmektedir. Bu araştırmada, çocuklarda suça sürüklenme durumunun ebeveyn tutumları ve aile işlevselliği ile ilişkisinin incelenmesi hedeflenmektedir. Aynı zamanda suça sürüklenen ve suça sürüklenmeyen ergenlerin sosyodemografik özellikleri açısından hangi alanlarda farklılaştığı ve her iki ergen grubunun sosyodemografik özellikleri ile anne baba tutumları ve aile işlevselliği arasındaki ilişkinin nasıl şekillendiğinin de değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Ocak 2016-Temmuz 2017 tarihleri arasında Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı’na suça sürüklenme sonucu adli mercilerce yönlendirilmiş 12-18 yaş arasındaki 30 örneklem ve polikliniğe ayaktan başvuran, suça sürüklenme öyküsü bulunmayan ve çalışmaya katılmayı kabul eden benzer yaş grubundaki 30 kontrol dâhil edilmiştir. Grupları değerlendirmek için sosyodemografik bilgi formu, anne baba tutum ölçeği, aile değerlendirme ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Hem örneklem hem de kontrol grubunda 28 erkek (%93,3), 2 kız (%6,7) olmak üzere 30’ar çocuk bulunmaktadır. Kontrol grubundaki çocuklara kıyasla suça sürüklenen çocukların, ailelerinin aylık gelir düzeyinin daha düşük olduğu ve suça sürüklenme ile ailenin aylık gelir düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon bulunduğu saptanmıştır. Yine suça sürüklenen gruptaki çocukların arkadaşlarında ya da yaşadıkları çevrede suça karışma öyküsü daha fazla bulunmuştur. Çalışmamızda ebeveynlerin tutum türlerine ve aile işlevselliğine ilişkin bildirimleri karşılaştırıldığında, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır.  Tartışma: Çalışmamızda literatür bilgisi ile uyumlu olarak ailenin sosyoekonomik düzeyi, ailede, arkadaşlarda, yaşadığı çevrede suça karışma, okula devam etmeme, boş zamanlarının iyi denetlenmemesi ve düzenlenmemesi gibi risk faktörlerinin suça sürüklenme ile ilişkisini doğrulayan bulgular elde edilmiştir.
Anahtar sözcükler: Suça sürüklenen çocuk, risk faktörleri, aile, ebeveyn tutumları.
P10 / Davranım Bozukluğu Olan Bir Çocukta Risperidon Kullanımına Bağlı Gelişen Yüz Ödemi
Şermin Bilgen Ulgar1, Hamza Ayaydın1, , Hatice Takatak1,
1: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ABD, Şanlıurfa, Türkiye
serminbilgen@hotmail.com, drhamzaayaydin@yahoo.com, hatice_kardelen2218@hotmail.com
Özet:
Davranım Bozukluğu, çocuk ve ergenlerde önemli ölçüde sosyal problemlere neden olmakla birlikte,  antipsikotik ilaç tedavisiyle semptomların kontrol altına alınabilmesi mümkündür. Bu bağlamda risperidon, Davranım Bozukluğu tedavisinde sıklıkla tercih edilmektedir. İştah artışı, sedasyon gibi sıkça görülen yan etkilerinin dışında daha nadir görülen, ödem olguları literatürde mevcut olmakla birlikte çoğu periferal veya anjionöronal ödem olarak bildirilmiştir. Üstelik çok düşük dozlarda ve yüz bölgesinde ödem yan etkisine çocuk vaka olarak rastlanmamış olması olgumuzu ayrıca önemli kılmaktadır. 6 yaşında erkek hasta kendisine ve başkalarına zarar verici davranışlar, hakaret içerikli konuşmalar, okula gitmek istememe şikayetleriyle başvurdu. DSM-5’e göre Davranım Bozukluğu tanısı konulup, risperidon 0.75 mg/gün olarak başlandı. Bir hafta sonrasında hasta, yüzünde ödem şikayetiyle tekrar başvurdu. Hastanın klinik değerlendirmesinde yüzündeki ödeme ne başka ilaç alımı ne de başka bir patolojik durum eşlik etmekteydi. Bunu takiben risperidon tedavisi kesildi. Sonuç olarak risperidona bağlı yüz ödemi olduğu düşünüldü ve hasta yakın takibe alındı. Risperidon kesildikten sonra üç gün içinde yüz ödemi çözüldü. Risperidon başlanmasının ardından ortaya çıkması, ödeme sebebiyet verecek diğer organik nedenlerin dışlanması ve risperidon kesilmesinin ardından ödemin çözülmesi ödemin risperidonla ilişkili olduğunu gösterir niteliktedir. Risperidonla ilişkili ödem, bir ilaç imalat şirketinin yazısında 1/100 ila 1/1000 hasta arasında ortaya çıkan nadir bir yan etki olarak bahsedilmiştir. Bugüne dek risperidonun ödeme yol açtığıyla ilgili olgular bildirilmiş olup, çeşitli hipotezler öne sürülmüştür. Bunlardan bazıları; α-1 ve 5HT2 reseptör blokajına sekonder gelişen vazodilatasyon ve domapinerjik blokaja sekonder azalmış renal sıvı ve elektrolit regülasyonu şeklindedir. Risperidon ile ödemden sorumlu olabilecek bir başka hipotez ise; immünolojik bir mekanizma olabileceği yönündedir. Bununla ilgili risperidon ile ilişkili bir anjioödem olgu sunumunda, risperidonun hastanın C1 inhibitörü aktivitesini daha da azalttığı ve C4-C2 aktivasyonunun anjioödemde ortaya çıktığı düşünülmektedir. Çocuklarda bu konuyla ilgili yeterince çalışma ve bildiri olmaması nedeniyle etiyolojiye yönelik bizim olgumuz gibi daha çok bildiri ve ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Anahtar sözcükler: Risperidon, ödem, davranım bozukluğu
P11 / Cinsel İstismar Sonrası Ortaya Çıkan Vajene Yabancı Cisim Sokma Yoluyla Tekrarlayan Kendine Zarar Verme Davranışı
Çiğdem Yektaş1, Nihal Yurteri1, Merve Yazıcı1
1: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı
drcigdemyektas@hotmail.com, yurterinihal@gmail.com, merveyaz_@hotmail.com
Özet:
Kendine zarar verme davranışı (KZVD); kişinin intihar niyeti olmaksızın, fiziksel zarar beklentisi ile kasıtlı ve çoğunlukla yineleyici olarak kendi bedenine yönelik yaptığı ve doku hasarı ile sonuçlanan bir girişimidir. Sıklıkla ergenlik döneminde başlayan KZVD’nin bu yaş grubunda sıklığı farklı çalışmalarda %5,1 ile %40 arasında değişmektedir. KZVD; kendini kesme, ısırma, cildi kazıma, yakma, çimdikleme, tırnaklama,saç kopartma, kendini sert bir yere çarpma veya kendine vurma, yara iyileşmesine engel olma, kendine iğne batırma, tehlikeli/zararlı madde içme/yutma gibi çok farklı şekillerde ortaya çıkabilmektedir.  Özellikle travmatik olaylar ve istismar gibi durumların KZVD’nin ortaya çıkarabildiği ya da arttırdığı bilinmektedir.
Bu olgu bildiriminde ilk olarak yaşadığı cinsel istismar sonrası depresif belirtiler, intihar düşünceleri ve davranış sorunları ile kliniğimizde takip ve tedavi edilen, sonrasında yineleyen istismar sonrası artmış depresif şikayetler ve travma sonrası stres bozukluğu belirtileri üzerine eklenen; farklı farklı zamanlarda vajene yabancı cisim (kalem, peçete, pamuk, toplu iğne, saç tokası) sokma yoluyla kendine zarar verme davranışı gelişen 16 yaşındaki bir kız ergenden bahsedilmiş olup gencin atipik kendine zarar verme davranışı, olası dinamik etkenler ve psikopatolojik nedenler göz önünde bulundurularak literatür eşliğinde tartışılması amaçlanmıştır.
Anahtar sözcükler: Kendine Zarar Verme Davranışı, Ergenlik, Cinsel İstismar
P12 / Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Tanılı 8-16 Yaş Çocuk ve Ergenlerde Obezite Sıklığı ve Psikiyatrik Eş Tanı Dağılımının Değerlendirilmesi: Bir Ön Çalışma
Seyhan Temtek1, Özden Şükran Üneri1, Ebru Sekmen1, Zeynep Göker1, Özlem Hekim1

1: Sağlık Bilimleri Üniversitesi Ankara Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hematoloji Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Psikiyatrisi Kliniği, Ankara-TÜRKİYE
doctemtek@gmail.com, ozdenuneri@yahoo.com, dr.ebru.sekmen@gmail.com, zeynepgoker@hotmail.com, hekimozlem@yahoo.com
Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluklardan birisidir. DEHB ile obezite arasında anlamlı bir ilişki olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Ancak ülkemizde bu alanda yapılan çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamız devam etmekte olan bir tez çalışmasının ön verileri niteliğinde olup kliniğimize başvuran DEHB tanılı çocuk ve ergenlerde obezite sıklığı ve eş tanı dağılımının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Örneklemimiz 15 Haziran 2016-15 Nisan 2017 tarihleri arasında polikliniğe başvuran, 8-16 yaş arası, son 1 aydır DEHB tedavisi almayan, zekâ düzeyi 70 ve üzerinde olan, ek hastalığı olmayan 350 çocuktan oluşmaktadır. Tüm katılımcılara yarı yapılandırılmış klinik değerlendirme görüşmesi (KSADS) uygulanmış, vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplanmıştır. Yaşa ve cinsiyete göre 85-95 persentiller arası aşırı kilolu ve ≥95 persentil obez olarak kabul edilmiştir. İstatistiksel analizlerde SPSS 17,0 programı kullanılmış, p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir.
Bulgular: Örneklemin yaş ortalaması 10,6 (±2,2) yıl olarak belirlenmiştir. Erkek çocuklar örneklemin %77,4’ünü oluşturmaktadır. Ortalama anne sütü alma süresi 14,8 (±8,7) ay olarak bulunmuştur. Tüm olguların %62,9’unda bir eş tanı saptanmıştır.
Olguların %66’sı normal kilolu, %14’ü aşırı kilolu, %20’si obez sınıfında yer almıştır. Normal kilolu DEHB tanılı olguların anlamlı düzeyde daha uzun süre anne sütü aldığı saptamıştır. Hazır yiyecek (fast food) ve gazlı içecek tüketimi aşırı kilolu ve obez olgularda anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Ailede obezite öyküsü, kısa anne sütünü alma süresi ve yüksek öğün atlama oranı obezite gelişimini yordayan faktörler olarak saptanmıştır.
Olguların %68,6’sının kombine (K), %28,9’unun dikkat eksikliği (DE), %2,6’sının ise hiperaktif-impulsif (Hİ) alt tipinde olduğu saptanmıştır. DEHB-DE alt tipinde obezite oranı diğer DEHB alt tiplerine göre sınırda anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır.
Tartışma: Çalışmamızda olguların %14’ü aşırı kilolu, %20’si ise obez olarak saptanmıştır. Güncel literatür bilgisi ve çalışma sonuçlarımız dikkate alındığında, obezite risk değerlendirmesinin, DEHB klinik pratiğinin bir parçası olması ve obez olgularla çalışan klinisyenlerin, özellikle başarısız kilo verme çabası olan bireylerde DEHB değerlendirmesi yapmaları önerilebilir.
Anahtar Sözcükler: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, obezite, eş tanı
P13/ Psikodrama Grup Terapisi Programının Fiziksel Engelli Ergenlerin Depresif Belirtileri Üzerine Etkisi
Deniz ŞARLAK1
1: Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Fethiye Sağlık Bilimleri Fakültesi
sarlakdeniz@gmail.com
Amaç: Araştırma, psikodrama grup terapisi programının fiziksel engelli ergenlerin depresif belirti düzeyleri üzerine etkisini incelemek amacıyla deneysel desene göre yapılmıştır. Araştırmacının amacı, fiziksel engelli ergenlerin depresyon belirtilerini tanımaları, bu belirtilere yönelik baş etme yolları yaşamlarında kullanmalarıdır. Psikodrama grup terapisinde elde edilen tüm beceriler ile depresif belirtilerle daha sağlıklı başa çıkabileceklerdir.
Yöntem: Araştırmaya Beck depresyon ölçeğinden hafif düzey depresif belirtiler gösteren, 15-18 yaş aralığında olan 30 fiziksel engelli ergen (15 kontrol grubu ve 15 deney grubu) alınmıştır. Psikodrama grup terapisi haftada 1 gün (3 saat) 10 oturum olarak yapılmıştır.  Araştırmada ön test/son test kontrol gruplu deneysel model üzerinden çalışılmıştır. Veri ölçmede Beck Depresyon Ölçeği kullanılmıştır. Ölçekler, deney ve kontrol grubundaki katılımcılara ön-test ölçümü, son-test ölçümü ve izlem testi ölçümü olarak sunulmuştur. Araştırmanın Wilcoxon İşaretli Sıra Testi ile veriler analiz edilmiştir.
Sonuç: Araştırmada deney grubunda yer alan fiziksel engelli bireylerin depresyon ön-test ve son-test puan ölçümleri arasında anlamlı bir farklılık olduğu belirlenmiştir.
Tartışma: Fiziksel engelli ergenlerin depresyon belirtilerinin tanımaları, bu belirtilere yönelik başetme yollarını yaşamlarında kullanmaları önemlidir. Psikodrama grup terapisinde elde edilen tüm beceriler sayesinde depresif belirtilerle daha sağlıklı başa çıkabileceklerdir.
Anahtar sözcükler: Fiziksel Engelli, Ergen, Psikodrama Grup Terapisi
P14/ Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunda Yaşam Kalitesi ile Otistik Özelliklerin İlişkisi
Sezen Köse1, Emsal Şan2, Burcu Özbaran1, Birsen Şentürk Pilan1, Serpil Erermiş1, Tezan Bildik1
1: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD
2: Düzce Atatürk Devlet Hastanesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları
Amaç: Otizm spektrum bozukluğu (OSB) belirtilerinin, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozuk-luğu (DEHB) olgularının yaşam kalitesi (YK) ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Çalışmada DEHB tanısı alan (n=63) ve almayan (n=32) olgular değerlendirilmiştir. Psi-kiyatrik değerlendirme için ‘Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Gö-rüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli Türkçe Uyarlaması’ (ÇDŞG-ŞY-T) uygulanmıştır. Ebeveynler “Çocuk ve Gençler İçin Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ), Çocuklar İçin Ya-şam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ) ve Otizm Spektrum Tarama Ölçeği (ÖSTÖ)” doldurmuşlardır. Dik-kat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV’e dayalı tarama ve değerlendirme öl-çeğini (DEYDB-TDÖ) hem ebeveyn hem öğretmenler doldurmuştur.
Bulgular: Ebeveynlerin doldurduğu ÇİYKÖ Fiziksel Sağlık Toplam Puanı (FSTP), Psikososyal STP (PSSTP) ve Ölçek Toplam Sağlık Puanı (ÖTSP), DEHB grubunda anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.001). OSTÖ puanları kontrol grubunda FSTP (r=-.427, p<0.05), PSSTP (r=.-.570, p<0.01) ve ÖTSP (r=-.535, p<0.01) ve DEHB grubunda FSTP (r=-.301, p=0.01), PSSTP (r=-.384, p<0.01), ÖTSP (r=-.408, p<0.01) ile ters yönde ilişkilidir. Kontrol grubunda DEYDB-TDÖ ebeveyn ve öğretmen puanları FSTP, PSSTP ve ÖTSP ile ilişkili bulunmamıştır. DEHB grubunda ise FSTP ebeveyn DE puanı (p<0.05), PSSTP ebeveyn HA puanı (p<0.01), ve toplam DEHA puanı ile (p<0.01),  ÖTP ise DE (p<0.01) ve  toplam DEHA puanı ile (p<0.05) ile ters yönde ilişkili bulunmuştur. DEYDB-TDÖ ebeveyn HA puanı ve öğretmen puanları YK ölçek puanları ile ilişkili bulunmamıştır.
Tartışma: Çalışmamızda DEHB olgularının YK kontrol grubundan düşük bulunmuştur. Otistik özellikler, YK puanları ile ilişkili saptanmıştır. DEHB grubunda ‘dikkat eksikliği’ ve ‘toplam be-lirti’ düzeyinin YK ile ilişkisi saptanırken, ‘hiperaktivite ve impulsivite’ belirti düzeyi ile ilişki saptanamamıştır. OSB belirtilerinin saptanması ve uygun eğitsel/terapötik yönetiminin, DEHB’li olguların psikososyal gelişimlerine katkı sağlayacağı ve yaşam kalitelerini arttırcağı düşünülmek-tedir.  
Anahtar sözcükler: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, Otizm spektrum bozukluğu, Yaşam kalitesi
P15/ Panik Bozukluğu Olan Ergenlerin Tedavisinde Bilişsel Davranışçı Terapi ile Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşlemleme Terapisinin Etkinliğinin Retrospektif Karşılaştırılması
Sevim Berrin İNCİ İZMİR1, Melis İPCİ2, Ülkü AKYOL ARDIÇ3, Eyüp Sabri ERCAN4
1.       Ege Üniversitesi Madde Bağımlılığı, Toksikoloji ve İlaç Bilimleri Enstitüsü, inciberrin@gmail.com
2.       Ege Üniversitesi Fen Fakültesi, melis.ipci@hotmail.com
3.       Denizli Devlet Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi, ulkuakyol@yahoo.com
4.       Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi, eyercan@hotmail.com
Amaç: Panik bozukluğu hastalarının tedavisinde birincil seçenek olarak ilaç tedavileri ve Bilişsel Davranışçı terapi (BDT) teknik ve yöntemleri kullanılmaktadır. EMD da (Göz Hareketleri ile Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme Terapisi) panik bozukluk hastalarında kullanılmaya başlanan yeni ve etkili yöntemlerden biridir. Bu çalışmada, panik bozukluk tanısı almış olan ergenlerin tedavisinde Bilişsel Davranışçı Terapi ile EMDR terapisinin etkinliğinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Çocuk ve ergen psikiyatri kliniğine başvuran ve DSM-V tanı kriterlerine göre Panik Bozukluk tanısı alan 14-17 yaşları arasındaki 27 ergen çalışmaya alınmıştır. Katılımcılara Panik-Agorafobi ve BECK Anksiyete ölçekleri ilk başvuru sırasında, terapinin son seansında ve tedaviden üç ay sonra uygulanmıştır. Ayrıca katılımcıların klinik değerlendirmeleri “Klinik Global İzlenim Ölçeği- Şiddet” (CGI-S) ve “Klinik Global İzlenim Ölçeği-Düzelme” (CGI-I) ile yapılmıştır. Çalışmanın istatistiksel analizinde değişkenlerin normal dağılıma uygun olup olmadığı değerlendirildikten sonra Mann Whithney U test, Ki kare testi ve Tekrarlayan Ölçümlerle ANOVA testi uygulanmıştır.
Sonuç: EMDR ve Bilişsel Davranışçı terapiler sonunda olguların Panik Agorafobi ölçeği ve Beck Anksiyete ölçeklerinden aldıkları puanlarda belirgin azalma olduğu görülmüştür (p<.05).  Ayrıca, olguların belirgin iyileşme gösterdikleri CGI-I=2 saptanmıştır. Terapilerin etkinlikleri karşılaştırıldığında hem EMDR tedavisi alan olguların hem de BDT tedavisi gören olguların belirgin iyileşme gösterdikleri; EMDR terapisinin de en az BDT kadar panik bozukluğu olan ergenleri tedavi etmede etkili olduğu saptanmıştır.
Tartışma: Yapılan çalışmalarda çocuk ve ergenlerde anksiyete bozukluğunun tedavisinde BDT’nin etkinliğini kanıtlanmıştır. EMDR ise Travma Sonrası Stres Bozukluğunda ilk sıra tedaviler arasında gösterilmekle birlikte, çocuk ve ergenlerde görülen panik bozukluğunda kullanımına dair literatür sınırlıdır. Bu çalışma ile panik bozukluk tanısı almış olan ergenlerin tedavisinde EMDR terapisinin de en az BDT kadar etkili olduğu görülmektedir.
Anahtar Kelimeler: Bilişsel Davranışçı Terapi, EMDR, Panik Bozukluk
P16/ Anoreksia Nervozada Gıda Alımını Kısıtlama Davranışı Olarak Pamuk Yeme: Bir Olgu Sunumu
Tuğba Didem Kuşcu, Günay Budagova, Neşe Perdahlı Fiş
Marmara Üniversitesi Pendik EAH, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ABD
tugba.yildiz@gmail.com, gunaybudagova89@gmail.com, nepfis@yahoo.com
Anoreksiya Nervoza’nın (AN) kız ergenlerde prevalansı yaklaşık %0.48-1.7 aralığında bildirilmiş olup ruhsal bozukluklar içinde en yüksek ölüm oranına sahip olan bozukluktur. Bu hastalar aşırı kalori kısıtlaması, aşırı egzersiz yapma veya kusma, diüretik, laksatif ya da zayıflama ilaçları kullanma gibi kilo vermeye yönelik yöntemler kullanmaktadırlar. Bu sunumda AN -bulimik özellikli- tanılı kız hastanın zayıflamaya yönelik sık rastlanılmayan yöntemlerine yer verilmiştir. Olgu: İlaçla intihar girişimi nedeniyle çocuk acil polikliniğine başvuran 14 yaş 2 aylık kız hasta bölümümüze danışıldı.  Yapılan psikiyatrik değerlendirmede hastanın 1.5 sene önce dikkat problemleri, aşırı hareketlilik, kardeş kıskançlığı ve kardeşine zarar verme davranışı nedeniyle DEHB ve KOKGB öntanısıyla metilfenidat tedavisi kullandığı ancak tedaviye devam etmediği ve yaklaşık 1 yıldır da AN tanısıyla düzensiz takiplerinin olduğu öğrenildi. 49 kg’a kadar düştüğü öğrenilen hastanın görüşme sırasında 53 kg (BMI:18) olduğu, günlük 250 kalori aldığı, aşırı spor yaptığı, laksatif ilaç kullandığı, sıklığı az olan tıkınma ve kusmalarının olduğu öğrenildi. Kendini şişman bulduğunu ve bu yüzden mutsuz olduğunu belirten ergen kilo vermeyi “takıntı” haline getirdiğini vurguladı. Hastanın kilo vermek amacıyla zaman zaman farklı yöntemlere başvurduğu da öğrenildi: Geceleri uyumayan A.S internette yemek videoları izleyerek açlık duygusunu giderdiğini, daha önce hiç reçete edilmemiş olduğu halde fluoksetinin iştah kesici yan etkisinden faydalanmak amacıyla kullandığını ve tokluk hissi sağlamak adına pamuk yuttuğunu ifade etti. Hasta ayaktan takibe alınarak risperidon 1 mg/gün ve bilişsel davranışçı tedavi başlanmıştır. Takip sırasında devam eden ve işlevselliğini bozan depresif şikayetlerinden dolayı essitalopram 20 mg tedavisi eklendi. Tedavi sürecinde hastanın artık diyet yapmadığı kilosunda artış olduğu (56kg) ve depresif şikayetlerinin azaldığı saptandYemenin kısıtlanması ANın en temel semptomunu oluşturmaktadır. Hastalar gıda alımını kısıtlamak, iştahı azaltmak için çeşitli yöntemler kullanmaktadırlar. Kısıtlanmış yeme davranışının ciddi tıbbi ve psikososyal sonuçları olmaktadır. Hastalık uzun sürdükçe düzelme olasılığının azaldığı bilindiğinden etkin tedavinin erken dönemde başlatılması önem arz etmektedir.
Anahtar sözcükler: Anoreksiya Nervoza, yeme bozukluğu, ergen
P17/ Otizm Spektrum Bozukluğu ve Spinal Muskuler Atrofi Tip 2 : Olgu Sunumu
Sümeyra GÜNGÖREN1, Zehra ALGAN2, Kübra YILDIRIM2, Özlem ÖZCAN2
1Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı, Şanlıurfa
2İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı, Malatya
s.zencirli@hotmail.com,drzehraalgan@hotmail.com,kubracanpolat@gmail.com,drozozlem@yahoo.com
Otizm spektrum bozuklukları (OSB), belirtileri erken çocukluk çağında başlayan, sosyal–iletişimsel alanda yetersizlikler, sınırlı ve tekrarlayıcı davranışlarla ve ilgi alanlarıyla seyreden nörogelişimsel bir bozuktur. Günümüzde otizmli bireylerin %15-20’sinde tanımlanabilir bir etiyolojik faktör olduğu ifade edilmektedir. Bu bildiride, otizm ve Spinal Muskuler Atrofi (SMA) Tip 2 birlikteliğini vurgulamak amacıyla, ilk tanısı OSB olan ve takiplerinde SMA Tip 2 tanısı konulan bir olgu paylaşıldı. Olgu; 2 yaş 6 aylık erkek hasta polikliniğimize konuşamama şikayetiyle başvurdu. 30 yaşındaki annenin miadında, normal yolla doğmuş ilk çocuğuydu. Alınan öyküde hastanın göz temasının olmadığı, çağrılınca bakmadığı, hiç kelimesinin olmadığı, mırıldanma tarzında sesler çıkardığı, yaşıtlarına ilgisinin olmadığı, kaşıkları birbirine vurarak ses çıkarmaktan hoşlandığı, 1.5 yaşında desteksiz oturmaya başladığı, yürümediği ve Çocuk Nöroloji’de motor gelişiminde gecikme sebebiyle takip edildiği öğrenildi. Yapılan psikiyatrik muayenede; göz temasının kısıtlı olduğu, ortak dikkatinin olmadığı, oyuncaklarla amacına uygun oynamadığı, basit sözel komutları almadığı, başını sağa-sola sallama şeklinde stereotipik hareketinin olduğu ve fiziksel olarak hipotonik olduğu gözlendi. Hastaya DSM-5 tanı kriterlerine göre OSB tanısı konularak bebek polikliniğimizde takibe alındı. Olgunun motor gecikmesinin etiyolojisine yönelik yapılan genetik incelemesinde SMN 1 Ekson 7-8 telomerik delesyon saptandı ve Çocuk Nöroloji tarafından hastaya SMA Tip 2 tanısı konuldu. Otizm ve genetik etkenler arasındaki güçlü ilişkinin varlığı kabul görmekle birlikte, otizmin genetik zemini henüz bilinmemektedir. Otizmin pek çok genetik ve nörolojik hastalıkla (tuberoskleroz, frajil X, Down Sendromu, Nörofibromatozis, Angelman Sendromu, Prader-Willi Sendromu, Gilles de la Tourette Sendromu, Williams Sendromu, Smith Lemli Opitz Sendromu, mitokondrial bozukluklar, Sotos Sendromu, Ito’nun hipomelanosisi v.b.) birlikte görülebildiği bildirilmektedir. Kalıtsal kas hastalıklarından Duchenne/Becker Musküler Distrofisi ile Otizm birlikteliği ile ilgili de literatürde olgu bildirimleri bulunmaktadır. SMA ise, sıklıkla otozomal resesif geçişli kalıtsal bir nöromuskuler hastalıktır. Literatürde Otizm ve SMA birlikteliği olan olgu bildirimine rastlanmamıştır ve olgumuz bu anlamda ilk olması açısından dikkat çekicidir.
Anahtar sözcükler: Otizm Spektrum Bozukluğu, Spinal Muskuler Atrofi, nörogelişimsel bozukluk
P18/ Dissosiyatif Bozukluk Tanılı Hastaların Klinik ve Demografik Özellikleri: Retrospektif Bir Çalışma
Sümeyra Güngören1, Elif Güngördü1, Fethiye Kılıçaslan1, Hamza Ayaydın1
1Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı, Şanlıurfa
s.zencirli@hotmail.com, elif.gungordu@hotmail.com, fethiyeklcaslan@gmail.com, drhamzaayaydin@yahoo.com
Amaç: Dissosiyatif bozukluklar (DB) bilinç, hafıza, kimlik, duygu, algılama, beden imgesi, motor kontrolü ve davranışın normal entegrasyonunda bozulmalar ve/veya süreksizlik ile karakterizedir. Sık görülen bozukluklar olmasına rağmen klinikte dissosiyatif bozuklukların tanısı nadir olarak konulmaktadır. Bu çalışmada Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Psikiyatrisi bölümüne başvuran hastalardaki DB tanılı olguların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: 1 Ocak 2017-15 Ekim 2017 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran toplam 8575 olgunun kayıtları geriye dönük olarak taranarak, DB tanılı hastaların dosyaları klinik ve demografik özellikleri açısından incelendi.
Bulgular: Çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre DB tanılı 13 olgu dahil edildi. Olgularımızın 9’u (%69,23) kız, 4’ü (%30,76) erkekti. En büyük yaş 17, en küçük yaş 10 idi. Yaş ortalaması 14,3 yıldı. 3’ü (%23,07) ortaokul, 6’sı (%46,15) liseye gidiyordu ve herhangi bir nedenden dolayı okula gitmeyen 4 (%30,76) olgu vardı. Olguların 6’sında (%46,15) Major Depresif Bozukluk (MDB), 6’sında (%46,15) Konversiyon Bozukluğu (KB), 1’inde(%7,69) Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) komorbid tanısı mevcuttu. 6 olgu (%46,15) travma öyküsü tariflemişti.
Tartışma: DB’nin tamamına yakını çocukluk döneminde başlamasına rağmen, hastaların ancak %3’üne 12 yaşın altında ve %8’ine 12-19 yaşları arasında tanı konabilmektedir. Bizim çalışmamızdaki olgular da ortalama 14±2 yaşında DB tanısı almışlardı. DB gerçek anlamda birçok psikiyatrik bozuklukla komorbid olabileceği gibi semptomları görünüşte çok sayıda psikiyatrik bozukluğun ölçütlerini de karşılayabilmektedir. Çalışmalarla uyumlu olarak bizim olgularımızdaki en sık komorbid psikiyatrik bozukluklar; MDB ve KB idi. Literatürde DB tanılı hastaların %70-90’ında travmatik öykü bildirilirken, bizim çalışmamızda bu oran düşük bulundu. Klinik örneklemde sık rastlanan bir durum olmasına rağmen çoğunlukla atlanan bir durum olduğu düşünülen DB’lerde erken dönemde tanının netleştirilmesi ve psikiyatrik komorbiditenin ortaya konulması erken müdahale açısından önemlidir.
Anahtar sözcükler: Dissosiyatif bozukluk, Travma, Ergen
P19/ Tripofobi’nin EMDR ile Tedavisi: Bir Olgu Sunumu
Zehra Algan¹, Nusret Soylu²
¹İnönü Üniversitesi, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı, Malatya, Türkiye
²İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı, Malatya, Türkiye
drzehraalgan@hotmail.com, soylunusret@hotmail.com
Özgül fobi, kişinin günlük işlevselliğinde bozulma meydana getirecek düzeyde bir nesne ya da durumdan sürekli ve aşırı derecede korkma ile karakterize ruhsal bir bozukluktur. Klinik pratiğinde nadir görülen özgül fobilerden biri olan tripofobi genellikle deliklerin mantıksız korkusu olarak tanımlanmaktadır. Lotus çiçeği, bal peteği, şişede kalan su damlacıkları, ekmeğin pürüzlü yüzeyi gibi görüntüler kişiye rahatsızlık vermektedir. Özgül fobilerin tedavisinde psikofarmakoloji, sistematik duyarsızlaştırma, bilişsel davranışçı psikoterapi ve psikodinamik yaklaşımlar gibi çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bu yöntemlerin yanında özgül fobilerin tedavisinde EMDR de kullanılabilmektedir. Bu bildiride bir tripofobi olgusunun EMDR yöntemi ile başarılı bir şekilde yapılan tedavisi paylaşılacaktır. BÖ; 15 yaşında kız hasta, 1 yıl önce su şişesindeki su damlacıkları çok fazla dikkatini çekmeye ve rahatsız etmeye başlamış. Su şişesine bakmaktan kaçınıyormuş. Biyoloji ders kitabındaki bakteri şekilleri rahatsız ediyormuş. Bu nedenle derse odaklanamıyormuş. Arkadaşları bu hassasiyetini fark edip üzerinde delikler olan cisimlerin fotoğraflarını göstermişler. Bu olaydan sonra şikayetleri artmış. 4 aydır nokta ve deliklere karşı yoğun rahatsızlık hissediyormuş. Terleme, baş ağrısı, yoğun strese bağlı ağlama atakları oluyormuş. Son 3 haftadır bu korkular yüzünden düzensiz uyuyormuş. Keyifsiz ve mutsuz hissediyormuş. Delikli ve noktalı cisimlerle karşılaşmamak için okula gitmek dışında evden çıkmıyormuş. Okula giderken de hızlı yürüyor, yere bakmıyormuş. Delikli eşyaların yerini değiştiriyormuş. Hastaya DSM V tanı kriterlerine göre özgül fobi tanısı konularak 2 seans EMDR tedavisi uygulandı. EMDR sonrası kaygı düzeyi azalan hastanın kaçınma davranışları ortadan kalktı ve işlevselliği tam olarak düzeldi. Hastanın 5 ay sonraki değerlendirmesinde ise iyilik halinin devam ettiği görüldü. EMDR’nin özgül fobi tedavisinde yararlı olduğuna dair literatürde birçok veri bulunmaktadır. Tripofobi olgularında EMDR kullanımı ile ilgili literatürde bildiğimiz kadarıyla herhangi bir makale ya da olgu sunumuna rastlanmamıştır. Olgumuz klinik pratiğinde nadir karşılaşılan tripofobi olgularında da EMDR’nin etkili bir yöntem olduğunu göstermektedir.
Anahtar sözcükler: Özgül fobi, tripofobi, EMDR
P20/ Tekrarlayan Ketoasidoz Atakları ile Acil Servis Başvurusu Olan Özgül Öğrenme Bozukluğu: Bir Olgu Sunumu
Necmettin Demir1, İhsan Kara1, Nursu Çakın Memik1
1: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları A.D., 2017
drnecmettindemir2013@gmail.com, drihsankara@hotmail.com,nursucakinmemik@gmail.com
Tip 1 diabetes mellitus, ergenlerin günlük yaşantısında medikal uygulamaları ve yaşam tarzında değişiklikleri gerektiren kompleks ve kronik bir hastalıktır. Hastaların yaşamında fiziksel, emosyonel ve psikososyal değişimlere neden olan diyabet, sosyal, mesleki ve akademik alanlarda güçlükler oluşturmaktadır. Hastaların, bu süreçte hastalığa adaptasyonuna ve iyi bir diyabet yönetimine gereksinimleri vardır. Diyabetin metabolik kontrolünün düzenli yapılamamasına bağlı; hastalarda akut ve kronik komplikasyonlar görülebilmektedir. Diyabet yönetimi ve metabolik kontrolün başarısında; aile, arkadaş ve okul desteğinin etkili olduğu bildirilmiştir. Sosyal desteğin, ergenlerde stresle baş edebilme becerisine yardımcı olduğu, kronik hastalıklarda uyum becerisini arttırdığı ve diyabet tanılı ergenlerde pozitif psikososyal adaptasyonu geliştirdiği bildirilmektedir. Özgül öğrenme bozukluğu, zihinsel ve duyusal engellilik, ruhsal ve nörolojik sorunlar ya da psikososyal olumsuzluklar ile açıklanamayan; okuma, yazma ve matematik gibi özel alanlarda öğrenme bozukluğunu tanımlamak için kullanılan nörogelişimsel bir bozukluktur. Bireysel uyarlanmış başarı testleri ve kapsamlı klinik değerlendirmelerle kesinleştirilen akademik beceriler, kişinin takvim yaşının belirgin ve ölçülebilir şekilde altındadır. Bu olguda, özgül öğrenme bozukluğu olan, tip 1 DM tanılı, sosyoekonomik düzeyi düşük ve birincil destek grubundan kaynaklanan psikososyal destek yetersizliği olan, diyabetin ölümcül komplikasyonlarından diyabetik ketoasidoz nedeniyle daha önce 11 kez acil başvurusu olan, bunlardan 6' sında hastane yatışı olan kız ergen olgusu, ve diabet tanısı olan çocuklarda psikososyal desteğin önemi tartışılacaktır.
Anahtar sözcükler: psikososyal destek, özgül öğrenme bozukluğu, diabetes mellitus
P21/ Erken Başlangıçlı Şizofreni ile Karışan Obsesif Kompulsif Bozukluk: Bir Olgu Sunumu
İhsan Kara1, Necmettin Demir1, Nursu Çakın Memik1
1: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları A.D., 2017
Obsesif kompulsif bozukluk, kişinin sosyal, akademik ve mesleki işlevlerinde belirgin bozulmaya yol açan, rahatsız edici, benliğe yabancı, yineleyici ve bunaltı oluşturan düşünceler ve bunaltıyı gidermek için yapılan yineleyici davranış ya da zihinsel eylemlerle tanımlanan bir psikiyatrik bozukluktur. Etyolojisinde genetik, nörokimyasal, yapısal, psikodinamik gibi pek çok etkenin bir arada yer aldığına inanılmaktadır. Ailesel geçiş özellikle erken başlangıçlı obsesif kompulsif bozuklukta daha belirgindir. Çevresel faktörlerin obsesif kompulsif bozukluk etyopatogenezinde varyansın %16’sını açıkladığı ve bunun özellikle kızlarda belirgin olduğu bildirilmiştir, ayrıca kızlarda olumsuz erken yaşam olayları ve ilaç tedavisine gereksinim sürmesi olasılığı daha yüksek bulunmuştur. Obsesif kompulsif bozukluk geçişinde genetiğin tek başına bir etken olmaktan ziyade bir yatkınlık yaratan durum olduğu bugün kabul edilen görüştür. Özellikle ergenlerde obsesif kompulsif bozuklukta içgörü olmadığında ve hasta değiştirilemeyen düşüncelere sahip ise erken başlangıçlı şizofreniden ayırmakta güçlükler olabilmektedir. Bu olgu sunumunda sanrısal düzeydeki obsesyonlarının neden olduğu şikayetler ile başvuran, tanısı şizofreni ve bipolar bozukluk ile karışan, genetik yüklülüğün eşlik ettiği, olumsuz erken yaşam olaylarının bu bozukluğu tetiklediği, erken çocukluk dönemlerinde ebeveyn-çocuk ilişkilerindeki sorunlar nedeniyle bu dönemlerin sağlıklı geçirilememesi sonucu ergenlik döneminde işlevselliği olumsuz etkilenen kız ergenin psikiyatrik tanısı, ayırıcı tanısı, obsesif kompulsif bozukluğa neden olan genetik ve psikososyal faktörler ve hastalıkla ilişkisi, erken çocukluk dönemindeki olumsuz ebeveyn yaklaşımlarının psikoanalitik kurama göre ergenlik döneminde obsesif kompulsif bozukluk gelişimine etkisi ele alınacaktır.
Anahtar sözcükler: obsesif kompulsif bozukluk, şizofreni, ayırıcı tanı
P22/ “Davranış Deneyi” Sosyal Anksiyete Bozukluğu Tedavisinde Truva Atıdır: Bir Olgu Sunumu
Sevde Afife Ersoy1, Fatih Hilmi Çetin1
Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatri AD
safife-dr@hotmail.com,  fatihhilmicetin@gmail.com
Sosyal anksiyete bozukluğu (SAB) kişinin sosyal ortamlarda başka kişilerce olumsuz değerlendirileceği ile ilgili yoğun korku duyması, sonuçta kaçma ve kaçınma davranışlarının sergilenmesidir. Bilişsel modele göre, SAB olan bireyler reddedilecekleri ya da komik veya utanılacak bir duruma düşecekleri yolundaki çarpıtılmış düşünce ve inançları nedeniyle sosyal ortamlara katıldıklarında ya da katılmayı düşündüklerinde anksiyete yaşamaktadırlar. Bu yazıda SAB tanılı bir ergen olgudan yola çıkarak, SAB tedavisinde bilişsel davranışçı modelin köşe taşlarından, çarpıtılmış düşüncelerin hızlıca düzeltilmesin sağlayan davranış deneyi kavramının gözde geçirilmesi amaçlanmıştır. Olgu: 16 yaşında kız olgu insanlarla iletişim kuramama ve zorunlu olmadıkça evden çıkmama şikâyetiyle annesi ile birlikte polikliniğimize başvurdu. Derslerde sorunun cevabını bilse bile "yanlış cevap veririm, arkadaşlarım bana gülerler", düşüncesi ile derslere katılmadığını, çünkü "insanlar bana bakıyormuş ve benim hakkımda kötü düşünüyormuş gibi " aklına geldiğini belirtti. Ayrıca, 12 yaşından beri toplu taşıma araçlarına binmediğini, restoranlarda sipariş veremediğini, hayata karşı isteksiz, mutsuz olduğunu ve hiçbir şeyden keyif alamadığını ifade etti. Hastaya klinik değerlendirme ve K-SDAS-PL ile SAB ve Depresyon tanıları konuldu. Hastaya fluoksetın 20 mg/gün başlandı ve süpervizyon ile haftalık BDT seansları planlandı. Beşinci haftanın sonunda Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği Yenilenmiş- çocuk formunda %40’lık azalma gözlendi. Olumlu değişime paralel olarak tedavi sürecinde kırılma noktası bilişsel çarpıtmaların test edildiği davranış deneyi seansı idi. Davranış deneyleri hastaların deney ve gözleme dayanarak seans içinde veya seans aralarında uyguladıkları planlanmış aktivitelerdir. Bilişi değiştirmek davranış deneylerinde temel amaçtır. Davranış deneyleri aktif deneyler şeklinde kişinin hem aktör hem gözlemci olduğu gerçek ya da simülasyon olabileceği gibi, doğrudan model alma, anketler ya da kaynaklardan bilgi toplama şekline gözlem deneylerini içerir. Deneyler sırasında kayıt cihazı, video ve kayıt formları kullanılabilir. Davranış deneyi öncesi deney tipi, ne, nerede, ne zaman yapılacak, hangi veriler toplanacak ve bu deneydeki hipotez-aksi hipotez belirlenip, deney sonrası sonuç, hastanın ne öğrendiği ve hangi hipotezin doğru olduğu ele alınır.
Anahtar sözcükler: Davranış Deneyi, Sosyal Anksiyete, Tedavi
P23/ DSM-5 Kişilik Envanteri Çocuk Formunun Türkçe Güvenilirliği ve Geçerliliği
Şermin Yalın Sapmaz 1, Handan Özek Erkuran2, Bengisu Uzel Tanrıverdi 3, Masum Öztürk1, Ertuğrul Köroğlu 4, Ömer Aydemir 5
1: CBÜ Tıp Fakültesi Çocuk Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları AD,
2: Behçet Uz Çocuk Hastanesi Çocuk Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Birimi,
3: CBÜ Tıp Fakültesi Psikoloji Birimi,
4: Boylam Psikiyatri Hastanesi Psikiyatri Birimi,
5: CBÜ Tıp Fakültesi Psikiyatri AD
Giriş: Bu çalışmada DSM-5 Kişilik Envanteri – 11-17 Yaş Çocuk Formunun Türkçe sürümünün güvenilirliği ve geçerliliğinin çalışılması amaçlanmıştır. DSM 5 Kişilik Envanteri Çocuk Formu 11-17 yaş çocuklarda kişilik özelliklerini değerlendirmede kullanılan 25 maddeli bir özbildirim ölçeğidir.  Olumsuz duygulanım, uzak olma, karşıtlık/terslik, disinhibisyon, psikotizm olmak üzere 5 kişilik alanını değerlendirir. Her alan da 5 maddeden oluşmaktadır. Çocuğa, her bir maddede o maddenin kendisini ne kadar iyi tanımladığını değerlendirmesi istenir. Ölçekte yer alan maddeler dörtlü likert tipi bir değerlendirme sağlamaktadır (0=çok yanlış veya sıklıkla yanlış; 1=bazen veya biraz yanlış; 2=bazen veya biraz doğru; 3=çok doğru veya sıklıkla doğru). Toplam puan 0-75 arasında değişebilmektedir. Alt alan toplam puanları da 0-15 arasında değişmektedir. Yüksek puan kişilik işlev bozukluğunun daha fazla olduğunu göstermektedir.
Yöntem: Araştırma grupları çocuk psikiyatri kliniğinde tedavi gören ve herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı alan 30 hasta ile ortaokul ve lise öğrencilerinden oluşan 232 sağlıklı gönüllüden oluşmaktadır. Değerlendirmede DSM-5 Kişilik Envanteri Çocuk Formu'nun yanı sıra Çocuk Kişilik Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır.
Bulgular: Güvenilirlik analizlerinde Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısı 0,776’dır. Test - yeniden test bağıntı katsayısı r=0,600 (p<0.0001) olarak hesaplanmıştır. Birlikte geçerlilikte çocuk kişilik değerlendirme ölçeği ile bağıntı katsayısı r=0.617 (p<0.0001) olarak saptanmıştır. Yapı geçerliliğinde varyansın %57.6’sını açıklayan sekiz faktör elde edilmiştir. Tüm maddeler bir faktöre dahil olmuştur.
Sonuç: DSM-5  Kişilik Envanteri –11-17 Yaş Çocuk Formunun geçerli ve güvenilir olduğu gösterilmiştir.
Anahtar kelimeler: DSM 5, Kişilik Envanteri, güvenilirlik, geçerlilik
P24/ Annenin Psikopatolojisi ve Uygunsuz Besleme Tutumlarına Bağlı Bir Obezite Olgusu
                                                                                                                                                                  
Duygu Karagöz1, Ozan Öğüt1, Özlem Yıldız Gündoğdu1, Şahika Şişmanlar1
1: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları A.D., 2017
               
Beslenme; çocuğun ve annenin özelliklerine bağlı olarak karşılıklı gelişen bir süreçtir. Annenin çocuğun beslenmesi konusunda rahat ve esnek tutumu çocuğun kendi beslenme düzenini belirlemesini sağlamakta; kaygılı, katı ve aşırı yönlendirici tutumu çocuğun beslenme ve psikososyal gelişimini olumsuz etkilemektedir. Çocuk ve ergenlerde beslenme sorunlarının sıklığı %25-50 arasında bildirilmekle birlikte bu sorunlar; gastrointestinal sistem yakınmaları, huzursuzluk, psikosomatik yakınmalar, aşırı yemek seçiciliği, yeme reddi ve obezite ile kendini gösterebilmektedir. DSM (Diagnostic and statistical manuel of mental disorder) ve ICD (International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems) tanı sistemlerinde yer almayan fakat klinikte görülen diğer beslenme bozuklukları; aşırı besleme, obezite, bebeklik anoreksiası, seçici gıda reddi ve kolik şeklindedir. Aşırı besleme bozukluğu bebeğin gerekenden çok ve isteği dışında zorla yedirilmesi şeklinde görülmektedir. Çoğu zaman çocuk aşırı beslenmeye bağlı kusmaktadır. Etyolojide anne çocuk etkileşimindeki güçlükler ve annenin ruhsal sorunları üzerinde durulmaktadır. Obezitede ise gergin çocuk-anne ilişkisi üzerinde durulmaktadır. Annenin bebeğin beslenmesine ilişkin kaygıları ya da bebekten gelen sinyalleri açlık yönünde değerlendirmesi ile sık beslemesinin çocuğun çok yemesine neden olup obeziteye yol açtığı düşünülmektedir. Bu olgu sunumunda çocuğunun sürekli aç olduğunu, yemek yemesinin gerekliliğini düşünen, düşünce içeriğinde sanrısal düzeyde bu konular olan; bebeklik, çocukluk ve ergenlik dönemlerinde baskıcı, uygunsuz yeme tutumları ile çocuğunu aşırı besleyen bir anne ile annesi tarafından sürekli yemek yemeye zorlanan, duygusal yakınlık ve sıcaklığı annenin istediği kadar yemek yediğinde olumlu geri bildirimle alan, çocukluğundan beri kilolu olan, ergenlik döneminde obezite tanısı alan bir ergenin olgusu ele alınacak, ebeveynlerdeki psikopatoloji ve uygunsuz tutumların beslenme sorunlarına etkisi tartışılacaktır.
Anahtar sözcükler: Obezite, Beslenme bozuklukları, Ebeveyn psikopatolojisi
P25/ Adli Değerlendirme İçin Başvuran Ergen Bir Tourette Sendromu Olgusu
Parmis Fatih1, Tuba Mutluer2, Sarper Taşkıran2, Coşkun Yorulmaz3
1: Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıp Öğrencisi
2: Koç Üniversitesi Hastanesi, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Birimi
3: İstanbul Cerrahpaşa Üniversites, Adli Tıp Anabilim Dalı
Tourette sendromu (TS) tekrarlayıcı ve istemsiz motor veya vokal tiklerle tanımlanan nöropsikiyatrik bir bozukluktur. Tanı kriterlerinin sağlanması için 18 yaşından önce başlamış olan birden fazla motor tik ve bir veya birden fazla vokal tikin en az 12 ay boyunca artıp azalarak da olsa tekrar ediyor olması gerekmektedir. TS’ nun diğer psikiyatrik bozukluklarla birlikte görülme oranı oldukça yüksektir; DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktiviet Bozukluğu) ile 54% ve OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk) ile 32% olarak belirtilmiştir. Öfke kontrol bozuklukları ile 61% oranında birlikte görülmektedir. TS’ nun DEHB ve dürtü kontrol bozuklukları ile birlikte görüldüğü durumlarda istemsiz cezai eylemlerin gerçekleştirilebileceği ve bu durumun hekimler ve yargı tarafından dikkate alınması gerektiği bildirilmiştir.  Bir otobüs şoförünün kendisine taciz ettiğini iddia ederek “Suç Uydurma Suçu” ile yargılanan 16 yaşındaki TS’ lu ergen hastanın psikiyatrik bozukluğu sebebi ile davranışlarının sonuçlarını öngörüp göremeyeceğinin belirlenmesi için kiniğimize başvurmuştur. Psikiyatrik değerlendirme sonucunda hastanın TS ve DEHB tanılarını aldığı tespit edilmiştir. Hastanın bulgularının, hayatını ileri derecede etkileyen (Yale Tik Ağırlığını Derecelendirme Ölçeği 100 üzerinden 96 puan) şiddette olduğu tespit edilmiştir. Medikal tedavilere cevap vermeyen hastaya Nisan 2017’de DBS (Derin Beyin Stimülasyonu) uygulanmış ve bu tedavi sonucunda tiklerinde önemli ölçüde bir azalma gerçekleşmemiştir. Hastanın davranışlarını kontrol etmekte zorlandığı, duygu ve davranış düzenleme sürecinde de sürekli olarak problem yaşadığı gözlemlenmiştir. Fevri hareketlerinin hemen sonrasında pişmanlık duymaktadır ve bu davranışların dürtüsel özellikte olduğu görülmektedir. Sonuç olarak şiddetli TS ve eşlik eden DEHB ile ilişkili olarak gerçekleştirdiği bu fevri eylemin sonuçlarını ön göremediği, neden sonuç ilişkisini kuramadığı bu sebeple de cezai sorumluluğunun bulunmadığı kanaatine varılmıştır. Poster bildirimizde benzeri olgular ve cezai sorumluluk konusu güncel literatür ışığında tartışılacaktır.
Anahtar sözcükler: Tourette Sendromu, DEHB, Cezai Sorumluluk, Adli Değerlendirme
P/26 Aşırı Kilo Kaybı ve Yeme Bozukluğu Görünümünde Başvuran Ergen Bir Obsesif Kompulsif Bozukluk Olgusu
Deniz Yürük1, Mert Nur1 Tuba Mutluer2, Sarper Taşkıran2, Didem Öztop3
1: Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıp Öğrencisi
2: Koç Üniversitesi Hastanesi, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Birimi
3: Boylam Psikiyatri Enstitüsü, İstanbul
Obesesif kompulsif bozukluk (OKB), kişinin istenmeyen obsesif düşüncelerinden kurtulmak için kompulsif davranışlar uygulaması şeklinde tanımlanan bir anksiyete bozukluğudur. Ergenlik döneminde OKB nin atipik bulgularla ortaya çıkabilmesi, böyle vakalarda tanı koyma ve tedavi sürecini zorlaştırmaktadır. Bu bulgulardan biri de yeme bozukluğu ve eşlik eden kilo kaybı olabilir. 15 yaşında kız, ergen hasta ciddi kilo kaybı, artan takıntılar ve sinirlilik hali şikayetleriyle Aralık 2016 tarihinde hastanemize başvurmuştur. Takıntıları ve sinirlilik hali son 2-3 aydır mevcut olan hastanın eşlik eden uyku bozuklukları var ve gece sık uyandığı öğrenildi. Yemeklerin şekli, rengi, kıvamı gibi özelliklerinin kendi kıyafetleri, çevrenin fiziksel özellikleri gibi durumlar ile uyumlu olduğu durumlarda yemek yiyebildiği, bu durum olmaz ise çok kısıtlı yemek öğrenildi. Bu durumun mantıksız olduğunu düşünüyordu ve kendini tutamadığından bahsediyordu. Hastanemize başvurmadan önceki son iki ayda 9 kilo kaybeden hasta aşırı egzersiz yapmadığı, kusmasının olmadığı ve bir buçuk yıldır adet görmediği bildirildi. Sese karşı hassasiyeti vardı ve ani korku atakları geçirdiği öğrenildi. Hastanın psikiyatrik tanısı OKB olarak belirlendi ve sertralin 50 mg başlanarak 150 mg güne çıkılması planlandı. 5 mg olarak aripipirazol eklenip, 10 mg a çıkıldı. Bilişsel davranışçı terapiye başlandı. Hasta ve ailesi için kaygı ve OKB hakkında psikoeğitim verildi. Davranışsal deneyler, maruz bırakma ve dışsallaştırma teknikleri uygulandı. Yale Brown Obsesyon Skalası (Y-BOCS) puanı 24 olarak ölçülen hastanın sorunu yenme kararlılığı ve motivasyonu devam etmektedir. Poster bildirimizde OKB, kısıtlı yeme davranışı güncel literatür ışığında tartışılacaktır.
Anahtar sözcükler: OKB, obsesyon, kilo kaygı, yeme bozukluğu
P27/ Ergen Bir Hastada Fluoksetine Bağlı Ürtiker: Bir Olgu Sunumu
Hasan Ali Güler1, Fatih Hilmi Çetin2, Dilara Güler3, Kübra Kılınç4
1: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Anabilim Dalı
2: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Anabilim Dalı               3: Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı                                              4: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Anabilim Dalı
Seçici serotonin geri alım inhibitörlerine (SSRI) bağlı dermatolojik yan etkilerin prevalansı: % 2-4 dür. Bu yan etkiler arasında; döküntü, alopesi, ürtiker, anjiyoödem, fotosensitivite, hiperpigmentasyon, seboreik dermatit bulunmaktadır. Fluoksetine bağlı döküntü prevalansı
% 3-6 dır ve bu döküntülerin% 15'i makülopapüler karakterdedir. Fluoksetin, bir fenilpropilamin türevi bir SSRI'dir.GABA-B ve beta-1 reseptçr sensitivitesini artırmaktadır. Fluoksetin karaciğerde oksidasyon ve konjugasyon ile metabolize edilmektedir.. Metabolitinin (norfluoksetin) yarılanma ömrü 5.7 gündür.Fluoksetinin 8 yaş üstünde depresyon tedavisinde, 7 yaş üstünde obsesif kompülsif bozukluk tedavisinde kullanımı FDA tarafından onaylanmıştır.15 yaşındaki kız hasta kliniğimize mutsuzluk, isteksizlik, uykusuzluk, konsantrasyon güçlüğü ve anhedoni şikayetiyle başvurdu..Hastaya uygulanan klinik değerlendirme ve K-SADS sonucunda depresif bozukluk tanısı konuldu. Hastaya 10 mg fluoksetin tedavisi başlandı ve haftalık bilişsel davranışçı terapi seansları planlandı. Tedavinin 30. Gününde hastanın vücudunda yaygın makülopapüler döküntülerin meydana geldiği görüldü. (Görsel 1) Hasta dermatoloji kliniği ile konsülte edildi. Son 1 aydır fluoksetin dışında ilaç kullanımı olmadığı öğrenilen hastaya dermatoloji tarafından betametazon topikal tedavisi başlandı. Fluoksetin tedavisi yerine sertralin tedavisi başlandı ve 15. Günde döküntülerinin gerilediği gözlendi. (Görsel 2). İlaçların yan etkileri; tip A (doz bağımlı, örneğin ekstrapiramidal yan etkiler) ve tip B (doz bağımsız, örn. deri reaksiyonları) Fluoksetin'e bağlı olarak döküntü, alopesi, ürtiker, anjiyoödem, fotosensitivite, hiperpigmentasyon, seboreik dermatit gibi dermatolojik yan etkiler gelişebilir.SSRI lara bağlı deri döküntüsü, ortalama olarak tedavinin beşinci gününde gelişir. Bizim vakamızda deri döküntüsü tedavinin 30. Gününde gelişmiştir.İlaçlara bağlı deri reaksiyonları kadınlarda erkeklerden daha sıktır ve bu fark özellikle SSRI'lara bağlı deri reaksiyonlarında daha belirgindir. İmmun sistem kadınlarda daha aktif olduğundan, ilaç reaksiyonlarının kadınlarda daha sık meydana geldiği düşünülmektedir.
Anahtar Sözcükler: Ürtiker; Depresif Bozukluk; Fluoksetin
P28/ Obsesif Kompulsif Bozukluğun Tedavisinde Bilişsel Davranışçı Terapi Modelinin Mihenk Taşı, “Maruz Bırakma” : Bir Olgu Sunumu
Hasan Ali Güler1, Fatih Hilmi Çetin2
1: Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Hastalıkları Anabilim Dalı
Obsesif kompulsif bozukluk (OKB); kişinin zihnine istenmeden gelen, belirgin anksiyeteye sebep olan yineleyici ve sürekli düşünceler ve dürtüler şeklinde tanımlanan obsesyonlar ve kişinin obsesyona yanıt olarak yapmaktan kendini alıkoyamadığı yineleyici davranışlar ya da zihinsel eylemler olarak tanımlanan kompulsiyonlar ile tanımlanan psikiyatrik bir bozukluktur. OKB tedavisinde bilişsel davranışçı terapi (BDT) tek başına veya medikal tedavi ile kombine olarak kullanılabilmektedir. Bu yazıda OKB tanılı bir ergenin BDT sürecinden yola çıkarak maruz bırakma tekniği ve tekniğin optimal etkinliği için yapılması/yapılmaması gerekenlerin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. 13 yaşında erkek hasta anne ve babası refakatinde ‘takıntıları’ olduğu sebebiyle kliniğimize başvurdu. Hastanın gece yatmadan kapının kilitli olup olmadığını 6-7 kez kontrol ettiği, kardeşine dokunduktan sonra ona zarar verip vermediği ile ilgili sorular sorduğu ve tuvaletten çıktıktan sonra ellerini yaklaşık 5 dakika yıkadığı öğrenildi. Hastaya klinik değerlendirme ve K-SDAS-PL ile OKB tanısı konuldu. Fluoksetin 10 mg/gün tedavisi başlandı ve süpervizyon ile haftalık BDT seansları planlandı. Takipte fluoksetin tedavisi tedrici olarak 60 mg/gün’e kadar çıkıldı. Altıncı haftanın sonunda hastanın Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği Yenilenmiş (ÇADÖ-Y) çocuk formu OKB alt ölçeği formu puanının 14’ten 8’e, ebeveyn formu OKB alt ölçeğinin 15’ten 7’ye düştüğü belirlendi. Ölçeklerle gözlenen olumlu değişime paralel olarak tedavi sürecinde kırılma noktası maruz bırakma seanslarının başladığı 4. hafta OKB’ nin BDT modelinde davranışsal tekniklerden en sık kullanılan maruz bırakma (exposure) ve beraberinde tepkiyi önleme (response prevention) tekniğidir. Bu teknikle OKB hastasının yaşadığı sınıfı geçmek isteyen ama ders çalışmak istemeyen öğrencinin durumuna benzeyen ikilem aşılmış olmaktadır. Maruz bırakma seansından önce psikoeğitim, bilişsel modelin aktarılması ve maruz bırakmanın mantığının kavratılması gerekmektedir. Önceki seanslarda ödev olarak hazırlanan öznel rahatsızlık düzeylerine göre aşamalı olarak gerçekleştirilmelidir. Maruz bırakma esnasında hasta desteklenmeli, seans bittiğinde hasta korktuğunun olmadığını fark etmelidir. Bir diğer kazanım, maruz bırakma devam ettikçe hastanın anksiyete düzeyinin giderek daha kısa sürede bazale indiğini deneyimlemesidir.
Anahtar Sözcükler: Obsesif-Kompulsif Bozukluk; Bilişsel Davranış Terapisi; Ergenlik
P29/ Travmanın en acı hali “ensest” ve psikoterapi süreci: İki olgu sunumu
Kübra Kılınç1, Fatih Hilmi Çetin2
Çocuğa yönelik cinsel istismar (Cİ) henüz cinsel gelişimini tamamlamamış çocuğun veya ergenin bir erişkin tarafından cinsel arzu ve gereksinimlerini karşılamak için zorla, tehdit veya kandırma yoluyla kullanılması olarak tanımlanmıştır. Cİ, yakın kan bağı olan iki kişi arasında gerçekleştiğinde ensest olarak tanımlanmıştır.  Bu yazıda eklektik tarzda psikoterapi ve farmakoterapi ile takip edilen iki ensest mağduru olgudan yola çıkarak bu tür olgularda psikoterapi sürecinin neler içermesi gerektiğine değinilmesi amaçlanmıştır. 16 yaşında kız, polikliniğe ağabeyinin cinsel istismarına maruz kaldığı için destek alma isteği ve depresif yakınmalar ile başvurdu.  Şehir merkezinde 18 yaşındaki ağabeyi, anne ve babası ile yaşamaktaydı. Ağabeyi tarafından, 2 yıl önce başlayan, cep telefonu mesaj sistemiyle uygunsuz mesajlar, kız kardeşinin uygunsuz zamanlarda gizli video kaydını alma girişimleri ve müstehcen söylemleriyle istismar edildiği öğrenildi. Depresyon ve PTSB tanısıyla hasta süpervizyon ile psikoterapi sürecine dâhil edildi ve sertralin 50 mg/gün başlandı. İkinci olgu, 16 yaşında kız, annesiyle birlikte sinirlilik, mutsuzluk, suisid girişimleri nedeniyle başvurdu. Hastadan 7 yaşındayken kendisinden 4 yaş büyük ağabeyi tarafından evcilik oyunu sırasında sürtünme şeklinde istismarda bulunduğu öğrenildi. Depresyon ve PTSB tanısıyla hasta süpervizyon ile psikoterapi sürecine dâhil edildi ve sertralin 50 mg/gün başlandı. Her iki olgunun psikoterapotik sürecinde onları inciten ayrıntıların detaylı raporlanması-konuşulması, öz değerlendirme ve suçluluk üzerine görüşmeler, istismarcıyı cezalandırma ve kazanımların değerlendirilmesi üzere görüşmeler gerçekleştirildi. Dördüncü ayın sonunda her iki olgu ölçeklerle de gözlenen anlamlı klinik düzelme gösterdi. Ensest olguların psikoterapotik sürecinde koşulsuz kabul gösteren terapistle güvenli bağlanmanın sağlanması, travmatik yaşantıların tüm detayıyla açığa çıkartılması ve sosyal çevre ile ilişkilerin onarılması temel hedeftir. Bilinçaltının en derinlerine hapsedilmiş anlık zihne gelen travmatik sahneler oldukça acı vericidir ve verbalizasyon bastırma ve inkarı yenerek gerçekleşir. Bu nedenle olgunun katarsis için öncelikle yazarak ya da resmederek hazırlanması uygun bir yöntemdir. Ebeveynlerin sürece destekleyici rolle katılmaları iyileşmeye katkı sağlar. Terapist mağdurun kendisiyle çıktığı bu yolculukta neler kazandığını konuşarak süreci tamamlar.
Anahtar kelimeler : ensest, psikoterapi, verbalizasyon
P30/ Sertralina Bağlı Burun Kanaması: Bir Olgu Sunumu
Fethiye Kılıçaslan1, Hamza Ayaydın1, Elif Güngördü1    
1: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı, Şanlıurfa
Seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSGİ) çocuk ve ergenlerde en sık reçete edilen antidepresanlardan biridir ve sosyal fobide en çok kullanılan psikofarmakolojik ajanlar olup, sosyal fobisi olan kişilerde işlevselliğin artmasını sağlamaktadır. Kanama SSGİ tedavisi ile ilgili nadir bir yan etkidir. Bu yazıda sertralin kullanımının 7. gününde burun kanaması gelişen 13 yaşındaki bir erkek ergenden bahsedilecektir. Olgu: 13 yaşında erkek hasta kliniğimize tanımadığı kişilerle konuşurken çarpıntı, terleme, titreme, yüzde kızarma ve ağız kuruluğu, evden çıkmak istememe ve sinirlilik şikayetleri ile ailesi tarafından getirildi. Hastaya sosyal fobi tanısı ile sertralin 50mg/gün tedricen arttırılarak başlandı. Tedavinin 7.gününde hastanın günde 2 kere olan burun kanaması başlamış. Tedavinin 15. Gününde burun kanaması şikayeti devam eden hasta kliniğimize tekrar başvurdu. Yapılan kan tetkiki parametrelerinde tam kan sayımı, karaciğer fonksiyon testleri, protrombin zamanı (PT), parsiyel PT, aktive parsiyel PT ve fibrinojen seviyeleri referans aralığındaydı. Yapılan kulak burun boğaz muayenesinde burun kanamasını açıklayacak neden saptanmadı. Kanamanın nedeni olarak sertralinden şüphelenildi ve sertralin tedavisi kesildi. Tedavinin kesilmesinden 3 gün sonra hastanın burun kanaması da durdu. Daha sonra fluoksetin 20mg/gün tedricen arttırılarak başlanan hastanın 2. Hafta,  4. hafta ve 8. hafta kontrollerinde kanama şikayetenin olmadığı ve tedaviden fayda gördüğü görüldü. Tartışma: Literatürde sertralin ve diğer SSGİ’ler ile tedavi sonrası çeşitli kanama sorunları olan genç veya yetişkin hastaları tanımlayan vaka raporları bulunmaktadır. SSGİ’lere bağlı hematolojik yan etkiler nadir olsa da, klinisyenler bu ilaçlarla tedavi edilen hastalarda böylesi bir yan etki olasılığını akılda tutmalıdır.  Olgumuzda fluoksetin sonrası kanamanın gelişmemesi, klinisyenlere SSGİ ile kanama gelişen olgularda 2. seçenek olarak başka bir SSGİ verilebileceği ile ilgili fikir vermesi açısından dikkat çekicidir.
Anahtar sözcükler: Antidepresan, ergen, kanama, sertralin, yan etki
P31/ Depresif Ergen Bir Hastada Somatik Ağrının D3 Vitamini Takviyesine Dramatik Yanıtı
Hamza AYAYDIN1, Şermin BİLGEN ULGAR1, Hatice TAKATAK1,
1: Haran Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ABD
Depresyon, ergenlerde işlevselliği belirgin olarak bozabilmektedir. Hatta bazı vakalar çocuk psikiyatri polikliniklerine bedensel yakınmalarla başvurabilmektedirler. Biz, depresyonunun yanında somatik ayak ağrısı olan hastada D3 vitamini takviyesi ile sonuç alınması üzerine bu gibi ağrı başvurularında kan 25-OH vitamin D düzeylerine bakılabilmesinin önemine dikkat çekmeyi amaçladık. 17 yaşında kız hasta mutsuzluk, ağlama krizleri ve şiddetli ayak ağrıları nedeniyle polikliniğimize başvurdu.  İki aydır bilateral diz altında sızı şeklinde ağrı tarifleyen hasta, ağrısı olduğu zamanlarda elleriyle başına vurma, kendisini yere atma, bağırarak ağlama şeklinde krize giriyormuş. İki yıldır başka bir çocuk psikiyatri kliniğinde depresyon tanısıyla takipliymiş ve Sertralin 100 mg/gün, Ketiapin 150 mg/gün kullanmaktaymış. 20 gün önce ilaçla suisid girişiminde bulunan hasta, ileri tetkik ve tedavi için depresyon ön tanısıyla servisimize yatırıldı. Rutin olarak yapılan hemogram, biyokimya, TSH, FT4 ve B12, folik asit düzeyleri normaldi. Hastaya tedavi olarak Sertralin 150 mg/gün, Ketiapin 300 mg/gün, Lorazepam 3 mg/gün başlandı. Hastanın yakınmalarının geçmemesi üzerine Fizik Tedavi konsultasyonu istendi. Tetkiklere ek olarak ANA profili, RF, Anti CCP Antikor, PTH, CA, P, MG, ALP, GGT, 25-OH vitamin D bakıldı. D vitamini düzeyi 8.6 ng/mL (<10 ciddi eksiklik, 25-80 ng/mL optimal düzey) diğer tetkikler normal geldi. Hastaya peroral 300.000 U.I. D3vitamini tedavisi verildi. Hastanın, D3 vitamini verilmesinin ardından 2 gün içerisinde ağrılarında hızlı bir iyileşme gözlendi. Bununla birlikte mutsuzluk keyifsizlik ve ağlama krizleri de önemli ölçüde azaldı. Hasta ayaktan takip edilmek üzere taburcu edildi. Depresif yakınmalarla gelen hastalarda somatik yakınmalar görülebilmekle birlikte bu ağrıları psikojenik ağrı olarak değerlendirmeden önce etiyolojiye yönelik gerekli incelemenin yapılması vakamız örneğinde olduğu gibi önem arz etmektedir. Klinikte sıkça karşılaştığımız ergenlerde depresyon ve ağrı yakınmalarında kan 25-OH vitamin D düzeylerine bakılması, belki de uzun zaman sonuç alınamamış psikotrop ilaç tedavilerine D3 vitamini takviyesi yapılarak tedaviye katkıda bulunacaktır.
Anahtar Kelimeler: depresyon, adolesan, 25-OH vitamin D
F32/ Farklı Sınıflara Verildikten Sonra İki Kardeşin Büyüğünde Gerçekleşen Okul Reddi
Hatice Takatak1, Hamza Ayayadın1, Şermin Bilgen Ulgar1
1: Haran Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ABD
Biz burada iki kardeşin aynı sınıfta okula başlayıp daha sonra sınıflarının ayrılması ile büyük olan çocukta gelişen okul reddinin nedeni ve tedavi sürecini tartışacağız.  A, 10 yaşında erkek hasta, iki kardeşin büyüğü, anne, baba ve kardeşi (9 yaş, erkek) ile birlikte yaşıyordu. İlk öğretim 1. Sınıftan itibaren erkek kardeşi ile aynı sınıfta eğitim görmüş olup 5. Sınıfa başlarken kardeşiyle sınıflarının ayrılması üzerine okula gitmek istememe şikayeti ile ebeveynleri tarafından kliniğimize getirildi. Olgunun daha önce psikiyatrik başvurusu ve kronik bir hastalığının olmadığı öğrenildi. Ebeveynlerinin okula gitmesi için ısrar etmeleri üzerine sık sık ağladığı ve hırçınlaştığı öğrenildi. Okulların açıldığı tarihten itibaren yaklaşık 2 aydır kardeşiyle aynı sınıfta olmadığı için okula gitmek istemedi. Kardeşinde semptom yoktu. Yapılan psikiyatrik görüşme ve değerlendirmeler sonucu hasta okul reddi olarak değerlendirilip, okula devamının hızlıca sağlanması amacıyla bilişsel-davranışçı tedavi uygulandı. 1 aylık tedaviden sonra yine de farklı bir sınıfa girmeyi reddettiği için, tedavisine fluoksetin 20 mg / gün eklendi. Abinin kardeşinden farklı sınıfta okumayı reddetmesi, ikiz kardeşlerde olduğu gibi ikiz olmayan kardeşlerde de bireyselleşme ve sosyalleşmenin küçük yaştan itibaren  desteklenmesi gerektiğini göstermektedir. Bireyselleşmenin sağlanmasında gecikme olunca yaş ilerledikçe  süreç daha kompleks hale gelip eğitim ve sosyal alanlarda çocuklar ve aileler daha zor durumlarla karşılaşabilmektedir. Bu vaka sunumu ile, yaşı birbirine yakın kardeşlerde de ikiz kardeşlere benzer olarak ayrı sınıflarda okula başlamanın önemini vurgulamak ve bu durum hakkında farkındalığı arttırmak amaçlanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Okul reddi, kardeş, psikopatoloji, anksiyete
F33/ Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Ebeveynlerinde Aleksitimi, DEHB ve Depresif Belirti Düzeyleri: Bir Olgu-Kontrol Çalışması
Zafer Güleş1, Hatice Aksu2, Börte Gürbüz Özgür3                      
1: Mehmet Akif İnan Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği, Şanlıurfa    
2: Adnan Menderes Üniversitesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları AD, Aydın
3: Balıkesir Atatürk Şehir Hastanesi, Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği, Balıkesir                
Amaç: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) tanısı konulan çocukların biyolojik ebeveynlerinde aleksitimi, depresyon ve DEHB belirti şiddetinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması ve sonuçların DEHB, depresyon ve aleksitimi şiddeti ile olan ilişkisinin incelenmesidir.
Yöntem: Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Ocak 2015- Aralık 2015 tarihleri arasında başvuran ve Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesine göre DEHB tanısı alan 64 çocuk ve ebeveynleri ile Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran ve herhangi bir psikiyatrik tanı almayan 64 çocuk ve ebeveynleri alındı. Ebeveynler sosyodemografik veri formu, Çocuk ve Ergenlerde Davranım Bozuklukları için DSM-IV’e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği- anne baba formu (ÇEDB-TDÖ), Wender-Utah Derecelendirme Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20) ve Beck Depresyon Ölçeğini doldurdu.
Sonuç: DEHB tanısı olan çocukların ebeveynlerinde çocukluk çağı DEHB belirti düzeyinin ve halen mevcut olan depresif belirti düzeylerinin kontrol grubuna göre daha yüksek oranda olduğu saptandı (p<0,001 ve p=0,019 sırasıyla). Ancak aleksitimi düzeyleri açısından her iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,143). Ayrıca ÇEDB-TDÖ’nin toplam puanı ve hiperaktivite alt ölçeği, karşıt olma karşı gelme alt ölçeği ile TAÖ-20 duygu tanıma, toplam ve duygu ifade alt ölçek puanları arasında pozitif yönlü orta düzeyde ilişki saptanırken TAÖ-20 dışa vuruk düşünce ile ÇEDB-TDÖ’nün toplam puan ve alt ölçek puanları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.
Tartışma: Ebeveynlerde DEHB, aleksitimi düzeyleri, depresif belirtiler ve diğer ruhsal bozuklukların varlığının incelenmesi ve ebeveynlere uygun tedavi programlarının uygulanabilmesinin DEHB tanısıyla izlenen çocukların izlem ve tedavi başarısına olumlu katkısının olacağını ileri sürmekteyiz.
Anahtar kelimeler: dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu; aleksitimi; depresyon
Tablo. Ebeveynlerin belirti düzeylerinin gruplar arası karşılaştırılması.
   
     
Olgu
 
n (%)
     
Kontrol
 
n (%)
     
 x2
     
 p
     
WUDÖ (+)
     
9 (14,1)
     
0 (0)
     
9,681
     
0,003
     
WUDÖ (-)
     
55 (85,9)
     
64 (100)
     
TAÖ-20 (+)
     
6 (9,4)
     
1 (1,6)
     
3,778
     
0,115
     
TAÖ-20 (-)
     
58 (90,6)
     
63 (98,4)
     
BDÖ (+)
     
14 (21,9)
     
3 (4,7)
     
8,208
     
0,004
     
BDÖ (-)
     
50 (78,1)
     
61 (95,3)
                   
P34/ ÖZGÜL ÖĞRENME BOZUKLUĞU OLGULARINDA SOSYAL BİLİŞSEL BECERİLER
Senay Çelenay1, Burcu Özbaran2, Sezen Köse2
1-Tatvan Devlet Hastanesi, senaycelenay@hotmail.com
2- Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, drbbeker@yahoo.com, sezengokcen@hotmail.com
Amaç: Özgül Öğrenme Bozukluğu (ÖÖB) tanılı olgular akademik güçlüklerin yanında sosyal beceri eksiklikleri, iletişim güçlükleri ve arkadaşlar tarafından kabul görmeme şeklinde sorunlar da yaşamaktadırlar. Çalışmamızda ÖÖB tanılı olguların sosyal biliş özelliklerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği’ne başvuran 8-16 yaş aralığındaki ÖÖB tanısı koyulmuş olgular ve sağlıklı kontrol grubu olmak üzere iki grup oluşturulmuştur. Tüm olgulara eşlik eden psikopatoloji açısından Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli-Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-T) uygulanmıştır. Eşlik eden “eşik altı” psikiyatrik bulguların hastanın işlevselliğini ne derecede etkilediğini değerlendirmek amacıyla Genel Değerlendirme Ölçeği (GAS) kullanılmıştır. GAS puanı 60 ve üzeri olan olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm olgular Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV’ e dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği ile değerlendirilmiş ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu(DEHB) tanısı koyulanlar not edilmiştir. Her iki gruba sosyal bilişsel becerileri değerlendirmek amacıyla yüzler testi(YT), gözler testi(GT) ve anlamı ve ilişkileri kavrama testi(AİKT) uygulanmıştır.
Sonuç: Çalışmamıza 30 ÖÖB ve 30 kontrol grubu olmak üzere 60 olgu katılmıştır. ÖÖB grubunda 27 olguya (%90) DEHB tanısı koyulmuştur. ÖÖB grubu (9.43 ± 1.549) ve kontrol grubu (9.40 ± 1.32) yaş ortalaması açısından benzer bulunmuştur. ÖÖB grubunun sosyal bilişsel becerilerinin kontrol grubuna göre yetersiz olduğu saptanmıştır. (sırasıyla YT toplam puanı: 38.93±4.02/44.16± 2.97 p=0.00, GT puanı: 14.86± 4.41/19.2± 2.79 p=0.00, AİKT puanı: 6.86± 1.65/8.6± 1.56 p=0.00 )
Tartışma: Akademik problemleri olan ÖÖB olgularının sosyal alanda da güçlük yaşadığı bilinmekle beraber bu konuda yapılan çalışma sayısı kısıtlıdır. Çalışmamızın bu konuda literatüre katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.
Anahtar kelimeler: Özgül Öğrenme Bozukluğu, Sosyal Beceriler, Adölesan

P35/Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğunda Olası Belirteçler: Nitrik Oksit Ve Adrenomedullin
Yüksel Sümeyra KARAGÖZ¹, Özlem DOĞAN², Serenay ELGÜN ÜLKAR³, Birim Günay KILIÇ
¹:Uzm.Dr, Ankara Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Ankara
²: Uzm.Dr, Ankara Üniversitesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı, Ankara
³:Prof.Dr, Ankara Üniversitesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı, Ankara
:Prof.Dr, Ankara Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Ankara
Yazışma Adresi: Yüksel Sümeyra KARAGÖZ, Ankara Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Ankara, dr_y_s_k@hotmail.com,
Özlem DOĞAN,  Ankara Üniversitesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı, Ankara, ozlemceylandogan@gmail.com
Serenay ELGÜN ÜLKAR, , Ankara Üniversitesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı, Ankara, elgun@medicine.ankara.edu.tr
Birim Günay KILIÇ, Ankara Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Ankara, birimkılıc@gmail.com
ÖZET
    AMAÇ: Birçok çalışma nitrik oksit (NO) ve çeşitli mekanizmalarla ilişkili olduğu adrenomedullinin (ADM), şizofreni, bipolar bozukluk, otizm gibi nöropsikiyatrik bozuklukların etiyopatogenezinde oksidatif stres aracılığıyla rol aldığını göstermektedir. Dikkat eksikliği hiperakivite bozukluğu (DEHB) olan çocuklarda serum NO ve ADM düzeyleri ile ilgili çelişkili bilgileri göz önüne alarak araştırmamızda yeni tanı almış, ilaç kullanımı olmayan DEHB olan çocuklarda serum ADM ve NO düzeylerinin karşılaştırmayı ve DEHB semptomları ile serum NO ve ADM düzeylerinin ilişkisini ortaya koymayı amaçladık.
YÖNTEM: Çalışmaya 27 DEHB’li çocuk 23 sağlıklı çocuk dahil edildi. Çalışmaya katılan tüm çocuklara Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi – Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (ÇDŞG – ŞY) yarı yapılandırılmış görüşmesi araştırmacı tarafından uygulandı. Sosyodemografik bilgi formu ve DEHB semptomları için Conner’s Ebeveyn ve Öğretmen Derecelendirme ölçeği değerlendirildi. Serum NO ve ADM düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü.
SONUÇ: DEHB olan çocuklar ve sağlıklı çocukların serum NO ve ADM düzeyleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı (Tablo 1), serum NO ve ADM düzeyleri arasında ilişki saptanmadı ve DEHB’li çocukların DEHB semptomları ile serum NO ve ADM düzeyleri arasında ilişki saptanmadı (p>0.05).
Tablo 1: DEHB ve kontrol grubunun serum NO ve ADM düzeyleri
   
     
                                             DEHB                              Kontrol                                 p
     
NO (ortalama±ss)                 17,29±5,01                       16,37±4,63                          p=0,683*
     

ADM (ortalama±ss)           124,09±134,04                    68,70±96,76                         p=0,102*
 
* Mann-Whitney U Testi.
TARTIŞMA: Nitrik oksit ve adrenomedüllin vücutta rol aldığı oksidatif stres, HPA aksı ve nörotransmitter regülasyonu gibi mekanizmalarla dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu için birçok etiyolojik faktörle ilişkili görülmektedir. Serum ADM ve NO’yu yarı yapılandırılmış görüşme ile tanı almış, ilaç kullanımı ve komorbid tıbbi-psikiyatik durumların olmadığı bir grupta çalışarak DEHB için olası belirteçlerin etiyolojideki klinik önemini vurgulayan bir çalışmadır. Gelecekte bu parametrelerin DEHB ile ilişkisinin açıklanabilmesi için çocuk, ergen ve yetişkin yaş gruplarının karşılaştırıldığı, oksidan-antioksidan ve HPA aksı parametrelerin hepsinin yer aldığı deneysel hayvan çalışmaları ve daha geniş örneklem büyüklüğüne sahip insan çalışmalarına ihtiyaç vardır.
ANAHTAR SÖZCÜK: DEHB, Nitrik oksit, Adrenomedüllin
Koç Üniversitesi Hastanesi Artlab Salonu 1-3 Aralık 2017
İçeriğe dön